Yetimler Hakkında

Yetimler Hakkında

Allahü Teala ve Tekaddes hazretleri şöyle buyuruyor:

- Sakın yetime kahretme, sâili azarlama. (Duhâ,9-10)

- Ceza ve hesab gününü yalan sayanı görüp bildin mi? Öyle bir kimsedir ki, öksüzü iter, hor görür, ihmal eder, yoksulu doyurmak için başkalarını da teşvik etmez. (Maun, 1-3)

- Sana yetimleri sorarlar, de ki: Onların halini islah etmek (ihmalden) hayırlıdır. Eğer kendileri ile ihtilal eder, bir arada yaşarsanız, onlar sizin (din) kardeşlerinizdir. Allahü Teala ifsad edenleri de, islaha çalışanları da bilir (ve ona göre muamele eder). (Bakara, 220)

- Yetimlerin malına yaklaşmayın (hiç bir suretle tecavüz etmeyin) Ancak yetimin malını muhafaza ve verimli bir hale getirmek gibi en güzel tasarruf tarzı müstesnadır. (En'am, 152)

- Yetimin malına en güzel bir yoldan başkası ile yaklaşma. (İsra, 34)

- Yetimlerin mallarını verin, temizi murdara değiştirmeyin. Onların malları ile kendi mallarınızı karıştırarak yemeyin. Çünkü bu büyük bir suçtur. (Nisa, 2)

Sehl bin Sa'd (r.a)'den,

Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- Ben ve yetimin işlerini deruhte eden kimse, cennetde şöylece beraber bulunacağız, buyurdular ve şehadet parmağıyla orta parmağını işaret ederek aralarını ayırdılar. (Buharî)

Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular. Ebu Hureyre radıyallahu anh'den:

- Gerek kendisine, gerek başkasına aid her hangi bir yetimi tekeffül eden kimse ile ben, Cennet'de şöyleceyiz. (Müslim)

Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular. Ebu Hureyre radıyallahu anh'den:

- Dul kadınlarla, miskinlerin işlerine koşanlar, Allah yolunda cihad etmiş gibi me'cür olurlar.

Ravî: Bıkmadan gece ibadet eden, iftar etmeden gündüzleri oruç tutan kimse gibidir, buyurduklarını zannediyorum diyor. (Buharî ve Müslim)

Gene buyurdular:

- Allah'ın nezdinde evlerinizin en sevimlisi, içinde bir yetime ihsanda bulunulan evdir. (Beyhakî)

Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular: Ebu Hureyre radıyallahu anh'den:

- Siz (ferdlerin ve milletlerin mahvına sebeb olan) mühlik yedi günahdan sakınınız.

- Ya Rasûlallah, bunlar hangileridir? deye sordular.

Sallallahu aleyhi ve sellem:

- Allah'a şirk koşmak, büyü yapmak, Allahü Teala'nın katlini haram kıldığı kimseyi öldürmek haklı olarak öldürülen müstesna- tefecilik etmek, yetim malı yemek, düşman ile muharebe yapılırken kaçmak, evli ve hiç bir şeyden haberi olmayan namuslu bir kadına zina isnad ve iftira etmekdir, buyurdu. (Buharî ve Müslim)

KİM BİR YETİMİN BASINI OKŞARSA...

Allahü Teala ve Tekaddes hazretleri, hadis-i kudsîde buyurur:

- Ey Adem oğlu, cennetime, azametime karşı alçak gönüllü olanlardan, gününü ibadetle geçirenlerden, nefsini şehvetlerden sakınanlardan, gariblerin kardeşi, düşkünlerin yardımcısı olanlardan, yetimlere ihsanda bulunup onlara babalık vazifesi yapanlardan, dul kadınlara şefkatli bir koca gibi yardım elini uzatanlardan başkası giremez. Bu saydığımız sıfatları taşıyanlar, beni çağırdıklarında evet der, yardımlarına giderim. Benden isteyince veririm ve kullarımın kalblerine sevgilerimi yerleştiririm.

- Ey Adem oğlu. Benim rızamı kazanmak gayesiyle yetim ve dulları koruyanları, benim göl-gemden başka bir gölge olmadığı günde kendi gölgeme alırım.

- Ey Adem oğlu: Rahmet ettiğin gibi, rahmete erersin. Sen kullarına rahmet etmediğin halde, benden, sana merhamet etmemi nasıl dilersin?

Leys bin Saad, hicrî ikinci asırda yaşayan büyük bir fakih ve muhaddisdir. "Mısır dünyasının muhaddisi" diye anılır. Leys çok zengin bir insandı. Yıllık geliri yirmi bin dinardan fazla idi. Fakat, çok cömert olduğu için, hiçbir sene zekat verecek kadar yanında parası olmamıştır.

Bir def'asında hoşuna giden bir evi satın aldı. Evi teslim almak üzere adamlarım gönderdiğinde, evde yaşları küçük yetim çocuklar bulunduğunu öğrendi. Çocuklar:

- "Ne olur evimizi almayın" diye yalvardılar. Leys bin Saad evi çocuklara bağışladı. Ayrıca onlara maddî durumlarını düzeltecek kadar da para yardımında bulundu. (Diyanet Takvimi, 18 Mayıs 1988)

Dâvûd-ı Tâi, hicretin ikinci asrında yaşayan, hem hadis, hem de fıkıh ilimleriyle meşgul olan büyük velilerdendir. Bir gün hizmetine bakan müridi:

-Biraz et pişirdim, yeseniz! dedi.

Eti getirdi. Ete bir süre bakan Dâvûd-i Tai kuddise sirruh: Falanca yetimlerden ne haber var? diye sordu. İçini çeken mürid:

- Bildiğiniz gibi efendim, dedi. Büyük velî:

- Eti onlara götür, onlar yesinler, dedi. Mürid:

- Ama efendim, uzun zamandır et yemediniz diye israr edince, Dâvûd-i Tâi kuddise sirruh şunları söyledi:

- Sen dediğimi yap! Bu et onlar tarafından yenilirse arş-ı âlâya, ben yersem helaya gider.

Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular:

- Kim Allah'ın rızasını gözeterek bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu (yetimin başındaki) saç sayısınca kendisine sevab verilir. Ve her kim de eli altındaki bir yetime iyilik yapar (güzel muamelede bulunursa) -işaret ve orta parmaklarını açarak-, işte ben ve o, cennetde bu iki parmağın birbirine yakınlığı gibi birbirimize yakınız" (Ahmed b. Hanbel, V, 250)

Gene buyurmuşlardır ki:

- Üç zümre vardır ki kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır:

Birincisi: Kocası ölüp de yetimleri kalan, sonra başkaları tarafından istenildiği halde: "Şu yetimler ve ben ölmedikçe, vallahi bunları yetiştirinceye kadar bunlara bakacağım" diyen kadın.

İkincisi: Zengin olup da yemek yapan ve yaptığı güzel yemeğe yetim ve miskinleri çağıran ve yediren kimse.

Üçüncüsü:Sıla-ı rahmi ihmal etmeyen.

Ayrıca bu kimselerin rızıkları artar. Ömürleri uzatılır. Kıyamet gününde de, arşın gölgesi altında olurlar.

Yetimin vasisi bulunan kişi, yetimi kendi çocuğunu nasıl terbiye ediyorsa öyle terbiye etmelidir. Kıyamet gününde bundan sorumludur. Onun durumunu düzeltmeğe çalışacaktır.

Terbiye etme: Tehdit, dövme, menfaatlerini kısma, ihsan ve iyilik gibi çeşitli şekillerde olabilir. Zira insanlar kabiliyet bakımından farklıdır. Bazıları kabalık ve sertlikle terbiye edilir, yumuşaklık ve iyilik, bunları bozar. Bazıları da aksinedir. Cenab-ı Hakk kulların yapmış olduğu kötülüklerin ölçüsüne göre had ve ta'zir cezaları koymuştur.

CEBRAİL (A.S)'İN ÖZLEMİ

Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:

- Ya Ali! Cebrail aleyhisselam, insanoğlu olsaydım da yedi şeyi yapsaydım demişdir:

1. Beş vakit namazı cemaatle kılsaydım.

2. Alimler ile beraber bulunsaydım.

3. Hastaları sorsaydım.

4. Cenaze namazı kılsaydım.

5. Su dağıtsaydım.

6. İki dargını barıştırsaydım.

7. Yetimlere şefkat etseydim.

Ya Ali sen bunları yapmaya hırslı ol.

Ya Ali bir yetim ağlayınca arşı-mecîd titrer.

Allahü Teala hazretleri buyurur:

- Ya Cebrail bu yetimi ağlatanın, cehennemde yerini bul! Ben de onu ağlatayım.

O yetimi güldürenin, sevindirenin, cennetde yerini genişlet. Ben de onu sevindirip güldüreyim.

Gene buyurur:

- Ya Ali! bu şeyler kalbi parlatır:

İhlas suresini çok okumak.

Az yemek.

İlim meclisinde bulunmak.

Az pişmiş ekmek yemek.

Gece namazı kılmak.

Yetimlerin başını sıvazlamak.

Fudayl bin İyad kuddise sirruh buyurur:

- Helva yemeyi bırakmak öğünülecek bir şey değildir. Esas siz o kimsenin, akrabasını gözetip gözetmediğine, öfkesini yenip yenmediğine, komşulara, dul kalmış kadınlara ve yetimlere karşı nasıl davrandığına bakın. Din kardeşlerine ve arkadaşlarına karşı edebi nasıldır? İşte bir kimse hakkında hüküm verirken asıl bunlara dikkat etmek lazımdır. Ebu Said el-Hudrî radıyallahu anh'dan:

Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular:

- Benden sonra size dünya nimetlerinin açılıp, onlara gönlünüzü kaptırmanızdan endişe ediyorum, buyurdu.

Bunun üzerine ashab-ı kiramdan bir zat:

- Ya Rasûlallah! Hiç refah ve bolluk kötülük getirir mi ki endişe ediyorsunuz, diye sordu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bir müddet vahyi bekleyerek sükut etdi. O sırada biz Resûlullah'a vahy geliyor, dedik. Oradakiler sanki baş taraflarındaki kuşları ürkütüp kaçırmak istemeyen avcılar gibi sessiz sedasız duruyorlardı. Nihayet Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vahy halinden sıyrılınca vahy sırasında alnında biriken terleri sildi ve:

- Az önceki soru soran kimse nerede veya, servet kötülük getirir mi diyen zat nerede? Diye üç defa tekrarladı, sonra buyurdu ki:

- Gerçekten servet, felaket getirmez, fakat sebeb olur. Bakınız! baharın getirdiği otlardan zehirli bir çeşidi vardır ki o, yiyen hayvanı öldürür veya ölüme yaklaştırır. Ancak yeşil ot böyle değildir. Onu otlayan hayvan için ölüm tehlikesi yoktur. Bu hayvan, o yeşil otu yer, karnını doyurunca, bahar güneşinin karşısına geçip güneşlenir, kolayca tersler, işer, sonra döner gene otlar.

İşte dünya malı da cazip ve tatlıdır. Hangi müslüman bu malı helal yoldan kazanır, bir kısmını Allah'ın rızasına ermek için yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara verirse, o ne hayırlı bir kimsedir. Kim de, onu helal yoldan kazanmazsa, o doymak bilmeyen bir obur gibidir. Onun bu serveti, kıyamet gününde boynuna dolanıp, aleyhinde şahidlik edecektir, buyurdu. (Cihad, 37, Cevâhiru'l-Buharî)

EMİRÜ'L-MÜMİNİN HAZRETİ ÖMER (r.a.)' İN YETİMLERLE İLGİLENMESİ

Eslem'den:

Hazreti Ömer bir gün şehirde dolaşırken, çadırda bir kadın ve etrafında ağlayan çocuklar gördü. Ocakta bir tencere vardı. Su ile doldurulmuştu, Hazreti Ömer onlara yaklaştı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:

- Bacım, bu çocuklar niye ağlıyorlar?

- Açlıktan ağlıyorlar.

- Ocaktaki tencerede ne var?

- Su var. Uyuyuncaya kadar, onları oyalamak ve içinde bir şey olduğunu zannetmeleri için koydum.

Bunu duyunca Hazreti Ömer radıyallahu anhın gözleri yaşardı. Hemen zekat bulunan depoya geldi. Büyük bir çuval aldı. İçine un, yağ, hurma, giyecek şeyler ve para koydu. Çuval dolunca, bana:

- Ya Eslem, çuvalı sırtıma kaldır, dedi. Ben:

- Ya Emire'l-mü'minin, bırak da ben taşıyayım, dedim. Fakat O:

- Hayır ya Eslem! ben taşıyacağım, çünkü ahirette onlardan ben mes'ülüm, dedi ve çuvalı sırtlayıp kadının evine getirdi. Tencereye çuvaldan biraz un, yağ ve hurma koydu. Hem tencereyi karıştırıyor, hem de ateşi üflüyordu. Yemek pişinceye kadar dumanlar içinde kaldı. Daha sonra pişen yemekden, kendi eliyle çocukların önüne koydu. Yanlarına oturdu. Ben kendisine bir şey demeye cesaret edemedim. Çocuklar gülüp oynamaya başlayıncaya kadar, bu halde kaldı. Sonra kalktı ve:

- Ya Eslem! Niçin onların yanma oturdum biliyor musun, dedi.

- Hayır, dedim.

-Onları ağlarken gördüm. Gülüp oynadıklarını görmeden gitmeyi doğru bulmadım. Onlar gülmeye başlayınca, çok sevindim, dedi. (Müntehabu'1-Kenz, 4/415)

VAHYİN ÖLÇÜLERİ

Allahü Teala ve Tekaddes hazretleri buyurur:

- Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye yetimlerin mallarını israf ile tez elden yemeyin. (Nisa, 6)

- Yetimin malına, erginlik çağına varıncaya kadar en güzel tarzdan başka bir suretle yaklaşmayın. (En'am, 152)

- Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle, onlara haksızlık yapmakdan korkar iseniz, onlarla değil, başka kadınlarla evlenin!.. (Nisa, 3)

- Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı, aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin. Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin. Eğer onlarda bir olgunlaşma görürseniz, hemen mallarını kendilerine verin! (Nisa, 5-6)

Zengin olan veli, yetimlerin mallarından bir şey yemeyerek istiğna etsin, yoksul olan da ihtiyaç ile emeğine uygun olarak yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahid bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter. (Nisa, 6)

Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:

Müsned'de rivayet edildiğine göre:

- Kıyamet günü cennet kapıları açılınca Cennete, giren ilk kadına "Sen kimsin?" diye sorulduğunda, o diyecekdir ki: "Ben, bir kaç yetim çocuk sahibi olan dul kadınım."Allahü Teala ve Tekaddes hazretleri buyurur:

- Arkalarında aciz ve küçük çocuklar bıraktıkları takdirde onlara karşı, (halleri ne olacak diyerek) endişe edenler (himayeleri altındaki yetimler ve diğer varisler hakkında aynı düşünceleri taşımamakdan) korksunlar, Allah'dan sakınsınlar, sözü dosdoğru söylesinler. (Nisa, 9)

ATEŞ YİYENLER

Bir kudsî hadisde şöyle buyurulmaktadır:

- Ey Dâvûd! Yetime karşı merhametli bir baba gibi ol. Dul kalmış fakir kadınlara karşı şefkatli bir baba gibi ol. Bil ki sen ne ekersen onu biçersin. Yani sen başkalarına nasıl muamele eder isen sana da öyle muamele edilir. Çünkü muhakkak sen öleceksin. Çocukların yetim, karın da dul kalacak.

Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:

- Kıyamet günü bir kısım insanlar kabirlerinden kalkarlar, ağızları ateş saçar. Sahabe:

- Kimdir onlar? Ey Allah'ın Rasûlü!

- Duymadınız mı? Allah ne buyuruyor?

- Yetimlerin mallarını haksız yere zulmen yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar azgın bir ateşe atılacaklardır. (Nisa, 10)

Müslim, mirac hadisinde şöyle buyurmaktadır:

- Bir ara bir kısım insanlarla karşılaştım. Başlarında gene başka kişiler vardı. Bu başlarındakiler onların sakallarını yoluyorlar. Sonra ellerinde ateşten taşlar bulunan başka bir kısım insanlar geliyor. Bu ateşten taşları, sakalları yolunan kişilerin ağızlarından alıp, geri taraflarından çıkarıyorlardı. Cebrail'e:

-Kim bunlar? diye sordum.

Dedi ki:

- Yetimlerin mallarını haksız yere zulmen yiyenlerdir. Onlar karınlarına ancak bir ateş yemiş oluyorlar.

Kurtubî'nin tefsirinde, Ebu Said el-Hudri radıyallahu anhden: Resulü Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular:

- Mirac gecesi bir kısım insanlar gördüm. Deve dudağı gibi dudakları vardı. Her birinin başına bir kişi dikilmiş, dudaklarını tutuyor, sonra da ağızlarına ateşten taş atıyor, bu taş da aşağılarından çıkıyordu. Cebrail'e:

- Bunlar kim? dedim.

.- Onlar haksız yere ve zulmen yetim malını yiyenlerdir, dedi.

Yetim malına vasiliğin mes'uliyetine binaen Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular:

- Ey EbuZer! Seni zaif görüyorum. Kendi nefsim için istediğimi senin için de istiyorum. Anaya-babaya karşı gelme. Yetim malına vasî olma!

YETİMLER İÇİN SEFERBER OLMAK

Bilhassa yetimleri korumak, onların bütün ihtiyaçlarını gidermek, tahsillerini en verimli şekilde yaptırmak, dinlerini, diyanetlerini öğretmek, terbiyeleri ile ciddi bir şekilde meşgul olmak, kalplerine Allah, peygamber, vatan sevgisini aşılamak, hatta evlenme çağları gelince onları yuva sahibi yapmak, günümüzdeki devletin ve zenginlerin vazifesidir.

Yetimlerin gönülleri kırık, duyguları hüzünlüdür. Ana-baba şefkatinden mahrum kaldıkları için, kendilerini talihsiz, bedbaht hissederler, üzüntüleri sonsuzdur.

Bunu telafi etmek için, zamanımızdaki Allah'ını seven varlıklı kişilerin, bunlardan birini, üçünü, beşini himayelerine alıp, hatta daha geniş çapta bütçeleri, imkanları müsaid olanlar yetimhane yaptırabilirlerse, ne kadar isabetli hareket etmiş olurlar.

Hatta aralarında dernek kurup büyük çapta binalar yaptırıt, yüzlerce, binlerce yetimi hem oralarda barındırırlar, yedirirler, giydirirler, okuturlar. Yeter ki bu müesseselerin hizmetkarları, şefkatli, diyanetli, yüksek ahlaklı, seciye sahibi insanlardan seçilmeli. Çünkü bu yavruların her şeyden önce şefkatli, hüsn- ü ahlak sahibi rehberlere ihtiyaçları vardır. Çünkü boyunları bükük, öksüzdürler, yetimdirler.

Fakirhanenin bahçesinde, evin muhafazası için üç köpek bulunmaktadır. Yiyecekleri hususunda hiç telâş etmem. Hangisinin önüne ne konursa, o onu yer, diğeri kendisine verilmediği için hiç üzülmez, hakkına razı olur. Fakat sevgi, şefkat hususunda iş değişir. Sevgi, şefkat hususunda eşitlik isterler. Bu hususda çok dikkat eder, itina gösteririm. Çünkü kendisine alaka ve şefkat gösterilmeyeni olursa, küser, darılır, bahçenin bir köşesine gider, arkasını döner, ne kadar yiyecek vermek isteseniz de, başını çevirip bakmaz. Kendisini sevgide ihmal ettiğiniz için size karşı kalbi kırıktır. Bazen bu dargınlık günlerce devam eder.

Cenab-ı Hakk'ın mahluku olup, herkesin hor ve hakir gördüğü, bir yaratığın gönlü bu kadar hassas olursa, mü'min kardeşlerimizin, bilhassa yetimlerin, dulların, kalb yapılarının ne kadar duygulu olduklarını teemmül edelim.

MÜ'MİNİN GÖNLÜNE SÜRÛR VERMEK

Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bir hadis-i şeriflerinde:

- Farzları ifadan sonra, en mühim ibadet mü'min kardeşlerinizin kalplerine, gönüllerine sürür vermektir, buyurmaktadır. Bu böyle olunca:

Yetimlerin, sahipsiz dulların, gözü yaşlı, bağrı yanık ihtiyaç sahiplerinin yardımına koşup, her hususda yardımcı olarak gönüllerine sürür vermek, Allahü Teala'ya yakınlıktır. Ve ne faziletli bir ibadet ve kulluk vazifesidir.

Çok kimseler namazlarını kılmak ve oruçlarını tutmakla dini vazifelerini eda ettiklerini sanarak müsterihtirler. Bu kâfi gelir mi? Hayır.

Cenab-ı Hakk'ın emirlerine riayet ve tazimle beraber mahlukatına şefkatli olmak gerekir; Bu da ancak fedakarlık, samimi bir hizmetle elde edilir.

Demek ki her aklı selim sahibi müslümanın farzları eda, haramlardan kaçındıktan sonra, dikkat edeceği husus, müslümanlığa, cemiyete, mahlükata, hizmet ve yararlı olmayı benimsemesidir.

Sırf Allahü Teala'nın rızasını kast ederek, bedenî fikrî ve malî hizmette bulanamayanlar, kâmil mü'min olamazlar. Çünkü bu sayılanlar, farzların mütemmimi ve Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünneti seniyyesinden cüzlerdir.

Her ferd, Allahü Teala'yı seven kişi, Rabbısının kendisine vermiş olduğu kabiliyet ve ihsan ölçüsünde kendisini mes'uliyetli bilmelidir.

Tarihimize göz attığımızda, ecdadımızın ne şerefli bir hayat sürdüklerine, bin bir gaile içinde ne büyük fedakârlıklara katlandıklarına şahid olmaktayız.

Şerefli ecdadımızla iftihar etmekle kalmayıp, onların, izinde yürümemiz icab etmez mi? Gerek Selçuklu, gerek Osmanlı devletlerinin başında bulunan hakanlar, gerek beylikleri temsil eden beyler, geceyi, gündüze katarak ne kadar çalışmışlar, milletlerinin refahı ve mutluluğu için ne kadar didinmişler.

Hem şahsî keselerinden, hem devlet bütçesinden, külliyetli rakamlar tutan servetleri ile, tersaneler, silahhaneler, yetimhaneler, hastahaneler, camiler, kurslar, misafirhaneler, okullar, sebiller yaptırmışlar, bunları yaptırmakla kalmayıp, vakıf yolu ile ebedîleştirmek istemişlerdir. Ellerindeki servetleri yerli yerinde kullanmışlar, faidesiz, meş'üm yerlere kullanmamışlardır.

Onların bu fedakârlıklarını gören, zamanın vezirleri, paşaları ve ileri gelenleri de aynı faziletli yolu takip etmişlerdir.

Ashab-ı kiram hazeratı soruyorlar:

-Ya Resûlallah en mühim ibadet nedir?

Buyuruyorlar:

-Vaktinde kılınan namaz.

Gene soruyorlar: Buyuruyorlar ki:

-Anaya, babaya birr u ihsan.

Gene soruyorlar, buyuruyorlar ki:

- Cihad.

Harp zuhurunda harbe gitmek, harbde Allah yolunda canını vermek cihad olduğu gibi, Allah yolunda yapılan her iş ve fedakarlık cihad cümlesindendir.

Nefsimizle meşgul olup, onun serkeşliği ile mücadele etmek en büyük cihad olduğu gibi zenginlerin zekatlarından başka bütün yapmış oldukları hayırlar cihaddır, sadakadır.

Öğretmenlerin fîsebîlillah öğretdikleri meşru bilgiler cihaddır, sadakadır.

Asakir-i İslâmiyyenin hududları düşmandan muhafaza etmeleri, cihaddır, sadakadır.

Doktorların hastahanelerde, şefkat ve büyük bir itina ile hastaları fîsebilillah tedavi etmeleri cihaddır.

Sanatkârların, memurların, işçilerin de üzerlerine aldıkları vazifeyi hüsn-ü istimal etmeleri, cihaddır, sadakadır.

Bazı laf mücahidleri vardır ki, yerler, içerler, yerli yersiz devamlı konuşurlar, nefislerinin her arzusunu yerine getirirler. İşleri, güçleri tembel tembel oturup şunun bunun aleyhinde bulunmaktır. Yarım yamalak bilgileri ile her konuya burunlarını sokarlar, faideli olmak yerine zararlı olurlar. En ufak bir hizmeti yüklenemezler.

Halik Teala ve tekaddes hazretleri, bunlara hidayet yolunu açsın!

Ve hepimize de hakiki mücahitlerin yolunda gitmeyi nasib eylesin! Amin.

VAKIF MALI ALMAK

Muhterem Üstazımız Mahmûd Samî Ramazanoğlu hazretlerine, Antalya'dan Ömer B. Erdem namındaki maneviyatlı bir şahıs tarafından ara sıra mektup gelirdi. O diğer şahıslar tarafından gelen mektubları, bir defa okur, bir kenara koyardı. Fakat Ömer B. Erdem efendi tarafından gelen muhaberat müstesna. Onları büyük bir itina ile dikkatlice mükerreren okurdu. Çünkü bu mektublar manevî rumuzlarla dolu olurdu. Kendisinin keşf ve keramet ehli olduğunu ima buyururlardı.

10 sene kadar evvel yol refîkimizle Antalya'da bulunduğumuzda, bu değerli şahsı ziyaret etmeyi arzu ettik. Sora sora evinin bulunduğu yeri öğrendik.

Kendisini ilk defa görmüştük. Manevî vakara sahib, gayet zait, narin vücutlu, nurani yüzlü bir zatdı. Büyük nezaketle bizleri kabul buyurdu. Kahve ikram etti. Muhterem üstazımızın manevî değer, hal ve ahlakından bahsetti. Kendisinin Antalya'lı olup olmadığını sorduğumuzda:

- Hayır ben aslen Akşehir'liyim. Oranın en ileri gelen zenginlerinden idim. Ticaretle meşgul oluyor, diğer taraftan hayli büyük çapta tarlalarım, akarlarım vardı. Halk tarafından çok seviliyordum.

Bir gün vakfa aid büyükçe bir dükkân satılığa çıkarıldı. Pek çok talihleri vardı. Gerek müftü efendi, gerek oranın halkı, sen daima iyilik sever, fakirleri korur, her türlü senaya layık bir insansın, bu bakımdan bu dükkanın sana aid olmasını istiyoruz, dediler. Bir türlü ikna edemedim ve kabullenmek zorunda kaldım. Neticede dükkân benim üzerimde kaldı.

Kaldı ama, o günden itibaren işlerim birden bire seyrini kaybetti. Evvelce kuma elimi alsam adeta altın oluyordu. Halbuki şimdi altınlar toz olmağa başladı. Hangi zahiren kârlı işe el atsam zarar ettim... O dükkanla beraber evim, akarlarım, tarlalarım, diğer gelir kaynaklarım elden çıktı. Elhamdülillah borçlu kalmadım amma, elimde avucumda ne varsa eridi. Şimdi buraya gelerek imamlık yapmak suretiyle maişetimi temin ediyorum, dedi. Çok duygulanmıştık. O, bu sözlerini bizleri uyarmak için söylemişti. Bu, yeni mülk, arsa almak isteyenlerin kulaklarına küpe olsun!

Meşhur hikayedir, Allah Teala ve Tekaddes hazretleri, Süleyman aleyhisselama hayvanların dilini anlama hususiyetini bahşetmişti.

Bir gün Süleyman aleyhisselam bütün kuşları davet etti. Bu meyanda Hüd Hüd kuşunu da çağırdı. O bu daveti reddetdi.

Bunun üzerine Süleyman aleyhisselam güldü ve tekrar Hüd Hüd kuşunu davet etti. Bu sefer Hüd Hüd tekrar reddetdi. Ve fazla israr karşısında kalınca, cür'etkârlığını artırdı.

- Üzerime gelmesin, onun sarayını başına geçiririm diye küstahlığını artırarak tehdit savurdu.

Halbuki Hüd Hüd serçe büyüklüğünde ufacık, çelimsiz bir kuşdur.

Kendisine nasıl yıkabileceği sorulunca:

Şu cevabı verdi:

- Vakıf malından azıcık bir şeyi alır, sarayının damına koyarım, gerisini o düşünsün.

Yetim malı olsun, vakıf malı olsun, vasilerin bunları yerli yerinde kullanmaları lazımdır. Hüsnü istimal edilmez ise, yani yerli yerinde kullanılmadığında, büyük mes'uliyeti mucib olur. Vasîlerini helake sürükler.