Bütün meşâyihler şu noktada ittifak etmişlerdir ki: Kul eğer makamları fetheder, hâllerin bulanıklıklarından hâli olur, telvin ve tegayyür mahallerinden kurtulursa evsâfı makbul olur. Kendi evsâfından geçmedikten sonra hiç bir hâli makbul olmaz. Böylelerine itibar da edilmez. Hâli, akıllarla idrâk edilmekden yüksek, işi de zanlardan ve zanna sebep olacak şeylerden münezzeh olduktan sonra yanında red ve kabul müsavî, halka son derece şefkatli ve ahkâmı ilâhiyyeye tamamen râm olmalıdır.
Sıddıyk-ı Ekber Ebûbekir hazretleri şöyle dua ederdi:
"Ey Rabbım! Dünyayı benim önüme ser. Sonra bana onu terkettir. Beni onun âfetlerinden kurtar. Sana lâyıkıyla şükredeyim. Şükür makamına ermem için bana muvaffakiyet ver, sana geleyim. Dünyadan yüz çevirmeği nasib eyle. Sabredeyim. Sabır makamına ereyim. Beni fakr u zarûret içinde muztar kılma. Bana verdiğin dünyalık içinde fakrı, ben ihtiyar edeyim. Rızâna ereyim."
Cümle meşâyih-ı sûfîyyenin bu hususda görüşleri aynıdır, farksızdır. Fakîr, zarûret içinde bulunmakla kemâle erer. Öyle olur ki zarûret hâli kemâle erince insan fakrı istemez olur. Daha ilerisi de zorla olmaz. Çok vakit, bunda fakrın lezzeti de görülmez. Bu, ancak Hazreti Sıddıyk'ın gördüğü ve anladığı gibi olursa zevkine erilir. Bu da gına hali kemâlde iken fakr arzusu gönlü kaplamalıdır.. Her an dostun yolunda kendini vakf etmiş bir hâlde bulunmalıdır. Gınâ hâli gönlü istilâ ettikten sonra, insanın dünyada arzu edeceği bir şey kalmaz. Allah'a tam yönelir. Gönlünde zerre kadar riyâset arzusu (baş olma isteği) bulunmaz.
İşte Sıddıyk-ı Ekber radıyallahu anh Peygamberlerden sonra en büyük insandır ki, hiçbir kimse ondan evvel adım atamamıştır.
Zührî rahmetullah demiştir ki:
- Sıddıyk-ı Ekber'e hilâfet üzere bey'at ettikleri vakit minbere çıkdı ve hutbe arasında buyurdu ki:
"Ben hiç bir zaman hilâfet istemedim. Ona rağbet de etmedim. Gizli ve açık hiç bir şekilde Allah'dan bunu istemedim. Hilâfette benim rahatım yoktur."
Kul sıdkda kemâle ererse onu Hakk'a öyle vasıl ederler. Temkin makamında mükerrem kılarlar. Bu haliyle Allahü Teâlâ'nın varidâtını gözetler. Onun ahlâkıyla ancak bu takdirde ahlâklanabilir. Sıddıyk'ın ilk halinde olduğu gibi, eğer dost ona "Fakir ol" derse, fakir olur. Son halinde olduğu gibi eğer açıkça "Emir ol" dese idi, hilâfsız emir olurdu.
Dost'u görmek ve tanımak için, teslîmiyetden başka bir nur yoktur. Bu tâifede, tecrit, temkin, Hakk'a şiddetli arzû, riyâset arzûsunu gönülden kazımak, kemâliyle bu tarîkatın ve bütün müminlerin imâmı Hazret-i Sıddıyk'a mahsusdur.
Safâ, Sıddıyk'ın vasfıdır. Safâ, önüne bulut gerilmeyen bir güneşdir. Safâ, aşıkların hâlidir. O ki kendi sıfatlarından fâni olmuş, dostun sıfatıyla bâki olmuşdur. Onun hâli marifet ehillerine güneş gibi ma'lûmdur.
Bu vasıflarla vasıflanmış Hazret-i Sıddıyk'ın ahlâkı, kemâl derecesindedir. Tabiatın âfetlerinden de berîdir. Bu vasıfda olanlara sûfî derler.
Safânın aslî ve fer'î olmak üzere iki zuhûru vardır.
Aslî olanı; gönlün ağyardan kesilmesidir.
Fer'î olanı da zâlim dünyadan temizlenmektir.
İşte bu iki sıfat Sıddıyk-ı Ekber'de kemâl hâlindedir. Onun gönlünün, dost'dan başkasıyla alâkası yoktur. Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin âhirete intikali ile, ashab-ı kirâm hazeratı teessürlerinden birbirlerini göremez oldular.
Sıddıyk-ı Ekber hazretleri de dışarı çıkıp yüksek sesle:
"Kim Muhammed'e tapıyor idiyse, bilmiş olsun ki o vefat etmiştir. Kim de Muhammed'in Rabbına ibâdet ediyorsa O Hayy'dır ve ölmeyecektir." buyurup,
"- Muhammed ancak bir Peygamberdir. Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir. O, ölür yahud öldürülürse siz yine eski hâllerinize mi çevrileceksiniz? Kim eski haline çevrilirse bilsin ki Allah'a hiçbir sûretde zarar veremez." (Âl-i imrân, 144) âyet-i celîlesini okudu.
O, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, hakikat gözüyle görmüşdü. Sadece âdemiyyet gözüyle değil. Onun gitmesiyle, durması arasında Sıddıyk'a göre fark yokdu. Onun bakâsı Hak ile, fenâsı Hak uğruna idi. Onu öylesine tanımış idi ki, değişenlerden yüz çevirmişti. Değiştirene yönelmişti. Değiştireni, değişende müşahede etmişdi. Çünkü Hakk'ı nasıl tazîm ediyor ise, onu da öyle tazîm etti. Sevâd-ı ayn'ı halka açıkdı. Fakat Süveydâ-yı kalbinde ondan başkası yokdu.
O'nun elinin, dünyadan temizliği o derecede idi ki nesi varsa O'nun yolunda fedâ
etdi. Kendisi bir abâya büründü.
Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz ona sordu:
- Ehlü iyâline kendi malından ne bırakdın? Sıddıyk-ı Ekber şöyle cevap verdi:
- Allah'ı ve Resûlünü bırakdım ki iki sonsuz hazinedir. Biri Allah sevgisi, diğeri Resûlullah'a ittiba sevgisi.
Bu yolun meşâyihi demişlerdir ki:
"Safâ, beşer sıfatlarından değildir. Çünkü beşer toprakdandır. Toprak da kederden hâli değildir. Beşerriyetin fâni olması lâzımdır, onunla yolda gidilmez."
Yine de demişlerdir ki:
Güneşin ve ayın ışıkları birleştikleri vakit, muhabbet ve tevhîd sıfatlarına güzel bir örnek teşkil ederler. Dünyada bu iki ışıkdan daha güzel bir ışık yokdur. Biri gece, diğeri gündüz, insanları aydınlatırlar. Tevhîd ve muhabbet nurları da insana arş'ı gösterir, Ukbâ'ya daha dünyada iken muttali kılarlar.
Bütün meşâyih şu noktada ittifak etmişlerdir ki: Kul eğer makamları fetheder, hâllerin bulanıklıklarından hâli olur, telvin ve tegayyür mahallerinden kurtulursa evsâfı makbul olur. Kendi evsâfından geçmedikten sonra hiç bir hâli makbul olmaz. Böylelerine itibar da edilmez. Hâli, akıllarla idrâk edilmekden yüksek, işi de zanlardan ve zanna sebep olacak şeylerden münezzeh olduktan sonra yanında red ve kabulmüsavî, halka son derece şefkâtli ve ahkâmı ilâhiyyeye tamamen râm olmalıdır. Sûfi diye ancak, velâyette kemâle ermiş, kâmil ve hakikat ehli evliyaya denilir. Bu işle alâkası bulunup da talib olanlara da mutasavvıf derler.
Meşâyih-i kirâmın bu mânâya dair ince sözleri çokdur. Her birini nakletmek mümkün değildir. Bir kaçı şöyledir:
Ebû'l- Hasen Nûri der ki "Sofilik rüsûm değildir. Ulum da değildir. Ancak ahlaktır. Eğer sadece rüsûm olsaydı, mücâhede ile hâsıl olurdu. Eğer sadece ilim olsaydı ilim öğrenmekle elde edilirdi. Sûfilir ahlâkdır.
Rüsûm ile ahlâk arasındaki fark, rüsûmun sade söz ve kalıb, ahlâkın ise sözü ve ameli; ilmi ve hali cem eden bir özellik olmasıdır. Böyle olmayıp rüsûmda kolaylık, amelde zorluk olursa zahir bâtına uygun düşmez, her iş; mânâdan uzak rûhsuz kalıb olur.
Asıl olan, ahlakın meleke halinde, yani hiçbir zorluk olmaksızın zahir ve batın birbirine uygun halde yaşanmasıdır. Zahir batına uygun ve batına davadan uzak olacaktır.
Ebu'l-Hasan Puşenci kuddise sirruh buyurur ki:
- Sûfilik bugün hakikatı kaybolmuş isim haline geldi. Ve tasavvuf oldu. Aslında bu; isimden resimden tecerrüd etmiş bir hakikattır. Bu gün ise hakiki müsemması olmayan bir isimdir. Sahabe devrinde bunun hakikatı vardı. Adı yokdu. Yaşanırdı, davâsı yoktu. Bu gün davâsı ayyuka çıkdı. Hakikatı kayboldu. Yardımına sığınılacak ancak Allah'dır.
Her zamanın mâneviyat ehilleri, bulundukları devrin insanlarından hatta seyr-ü sülûk erbâbından şikayet etmişlerdir. Sahâbe devri ile mukayese ettiklerinde haklıdırlar. Çünkü o devrin talihli, mutlu insanları, Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin bir kerre nazar-ı âlilerine, teveccühlerine nail olmakla sahabe şerefine nail olmuşlar. Ki bu şeref ancak onlara mahsusdur. Ve netekim tabiînin ulusu ve veliler sertacı olan Veysel Karâni kuddise sirruh hazretlerinin dahi derecesi onların dûnundadır. İhlâs üzere her seyr ü sülûk yoluna giren de, kabiliyet ve istidadı nisbetinde nasibini alır. Giremeyenlerin de zahiri ne kadar ilmi ve ibâdeti olsa da kalb âlemi müşevveş olduğu için itikatlarında istikrarsızlık ve kulluk vazifelerinde gevşeklik görülür.
Kelâmi dergâhına devam eden bazı dervişlerin noksan, hafif hallerini müşahede eden Es'ad Erbilî hazretlerinin mahdum-u âlileri Ali Efendi hazretleri pederlerine hitaben:
- Babacığım, bunlar yiyorlar, içiyorlar, hallerinde mânevi bir tekâmül göremiyorum, dediklerinde:
Kutbu'1-azâm Şeyhü'l-Meşâyih PîrYŞi ekmel efendimizin şefkat dolu sözleri şu oluyor:
- Evladım! Senin aradığın sıfatlarla mütehallik ancak iki üç kişi bulunur. Şunu iyice bil ki, bu dergâha giren nasibine göre muhakkak istifade eder.
TEMKİN VE TELVİN HAKKINDA
Makam ve telvin arasındaki fark hakkında dediler ki:
Makam, kulun Allah'ın haklarını edâda, hâlis bir niyetle elinden gelen bütün gayretini sarfetmesidir.
Telvin bu halin gelib gitmesi, temkin ise telvini ortadan kaldırmakdır. Hâl ve makam birbirine yakın mânâları ifade eder.
Telvinden Murâd: Hâlden hâle geçmekdir.
Temkinden Murâd: Temkin sahibinin tereddüdden hâli olup bütün varlığının dostda fenâ bulmasıdır. Gönlünde O'nun arzusundan başka birşey bulunmamasıdır.
Makamlar yolun menzilleridir. Temkin ise Dost'da karardır. Temkin kemâl derecesinin hakikatına ermekdir. Resûlü Ekrem Muhammed Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri en yüksek derecede temkin, sahibi idi. Mekke'den, "kaabe kavseyn"e kadar hâlis tecellide mustağrak idi. Bir hâlden diğer hâle geçmedi. Bir değişme de vuku bulmadı.
Suyun yanında bulunan, suya meyletmez. O temkin makamına gelinceye kadar bir çok menzillerin kat' edilmesi gerekdiğini ve kıymetli gizli cevherin ancak böyle ele geçeceğini biliyordu. Temkin makamına ulaşınca da telvin sebeplerinin cümlesi ondan sakıt oldu. Artık O'nunla beraberdi.
Avârif tercümesinde denir ki: 'Temkin, kalbin kurb mahallinde mustağrak olmasıyla, hakikatın keşfinin devamının ifadesidir. Telvin ise, nefsin sıfatlarının hicâbı olması haliyle, kalbin onun zuhûrunu müşahedesi halinin, münâvebe ile birbirini kovalaması sebebiyle kalbin keşif ile hicâb arasında dolaşıp durması, hâlden hâle geçmesidir.
Sâlik nefsin sıfatları hududunu, yani engelini aşmadıkça, kalbin sıfatları âlemine ulaşmadıkça ona telvin sahibi bile demezler. Çünkü telvin değişik hâllerin biribirini kovalamasıyla olur. Nefsin sıfatlarıyla mukayyed olanın, önce hâl ile alâkası yoktur. Telvin ise kalb ehillerine müyesser olur ki, bunlar da henüz sıfatlar âlemini geçmiş değillerdir. Zât'a vâsıl olamamışlardır. Bu sebeble sıfatlar çeşidlidir. Telvinde çokluk vardır. Keşf-i zât erbâbı da, telvin hududunu geçip Temkin makamına ulaşmışlardır.
Zât'da vahdet sebebiyle tegayyür, yani değişme yokdur. Gönlün, telvinden kurtulması; rûh makamına yükselip değişik sıfatların tasarruflarından kurtulması ile ve zâta kurbiyet fezasın-da temkin sahibi olmasıyla olur.
Avârif de gene denir ki: 'Temkin ile artık kulda bir değişiklik vuku bulmaz demek değildir. Çünkü o bir beşerdir. Temkin demek, artık bir daha perdelenmiyecek bir şekilde hakikatın müşahedesine ermek demektir ki bu eksilmez, devamlı artar. Halbuki telvin sahibi nefsin sıfatlarının zuhuru vaktinde mükaşefeden perdelenir ki, bu noksanlıkdır. Bazı hâllerde hakikat onun gözünden kaybolur. Sebâtı yalnız iman temeli üzerinedir. Telvini ise ârizi hâllerdedir. Telvin kalb ehillerine mahsusdur. Çünkü onlar kalblerin hicâbları altındadır. Kalbler ve kalb ehilleri sıfatlar âlemini aşamazlar. Temkin ehilleri ise hâllerin şartlarından öteye geçmişler, kalblerinin hicâblarını yırtmışlardır.
Rûhları zât nûruyla karşı karşıya gelmişdir. Tecelli-i Zât şuâların ilk zuhûru hâllerinden kurbiyyet makamlarına ulaşınca telvin onlardan uzaklaşmışdır.."
Telvin ve temkin makamları hakkında hayli malûmat edindik. Fakat bu dışdan edinilen bilgi, insanın rûhunun, tekâmülüne, teâlîsine yüksek derecelere vâsıl olmasına kâfi değildir.
Bazı tasavvuf dersi öğretmenleri bile, her tarîkatın, kurucularını, kurulma sebeblerini, tarihlerini ve hepisinin de ayrı ayrı âdâblarını papağan gibi ezberledikleri halde, asıl dikkat edecekleri cihetleri ihmâl ettiklerinden mâneviyatın zevkini alamamaktadırlar.
Fazla bilgiden ziyâde, insanoğlu az ve en lüzumlusunu öğrenip, kendini ona göre ayarlamalıdır.
Zamanımızda âdet yerini bulsun diye çok bilgi edinmek isteyen, esnâf ve halk tabakası var, devamlı bir şeyler öğrenmek istiyorlar, dört mezhebin fıkhı gibi. Zihinleri yoruluyor. Hem öğrendikleri ile amel edemiyorlar, hem de namazın farzları, vacib ve sünnetlerini öğrenmeğe vakit bulamıyorlar.
Kula düşen kendine lâzım olanı almakdır, bilhassa haram helâl konularını öğrenmek gibi.
Halkın bilgilerine müracaat ettikleri müftiler ve öğrenci yetiştiren öğretmenler müstesna.
Bahsedilen hâl ve makamlara ancak Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin inâyeti ile erişilir.
Amma bu âlî yoldan istifade etmek isteyenler Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine bahşettiği irâde-i cüz'iyelerini hüsn-ü isti'mâl ederek, yüksek bir azim ve irfanlıca hareket etdiklerinde, Cenâb-ı Hakk'ın lûtf ettiği, hakikat kokuları kendilerin-de görülmeğe başlar.
1. Kullukdaki gâye, garazsız ivâzsız sırf Allah'ın rızasını tahsil olmalı.
2. Bunun tahakkuku için Kur'ân-ı Kerim'in emrettiklerini yapmak, yasakladıklarından ciddi olarak kaçınmak.
3. Bilhassa rızkı helâl kazançdan temin etmek. Bugün nice insanların, müttekî dedikleri kimseler vardır ki, ittika ile hiç bir alâkaları yoktur. Çünkü kazançları şübhelidir.
4. Hakiki, yani temkin ehli bir mürşidi kâmile tam teslim olmak. Hakikatte teslimiyet Cenâb-ı Hakk'adır. Kişi ibadetinden ziyade teslimiyetinden istifade eder. Teslimeyeti zayıf olan Sâlik lâyıkıyla terakki edemez
Yol kesicilerden kaçınmalı. Bazı nasibsizlerin:
Bayezid Bestâmi, yahud Bahaeddin Muhammed Nakşibend Hazretlerinden sonra bu yol kapanmışdır, yahud da: Sonradan ihdâs edilmiş bid'at yoludur, demelerine kanmamalıdır.
5. Sıdk ile hizmet yoluna girmelidir. Hem de hiçbir ferd ve mahlûku ayırd etmeksizin.
Hoca Ubeydullah Ahrar hazretlerinin:
"Ben bu yolu tasavvuf kitablarından değil, halka hizmetle elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler, hayır umduğum herkese hizmet ederim."sözleri meşhurdur.
Mürşid tayininde dikkatli olmalı. Her teklifi hemen kabullenmemeli. Çok irşâdla meşgûl olanlar var ki telvin ehli bile değiller. Buna mukabil sâlik de ihlâssız, kabiliyetsiz ise, mânevi yoldan istifade edemez.
Takriben 25 sene kadar evvel, muhterem üstadımız Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu hazretleriyle yolumuz Konya'nın Yunak kasabasına uğradı. Misafir kaldığımız hanede yatsı namazını müteâkib istirahate çekilmek üzere idik. Yolculuğun verdiği yorgunluğa rağmen, 80-85 yaşlarında kasabanın sevdiği saydığı meşhur bir hoca efendi, söze başladı ve dedi ki:
- Hayır, hayır olamaz! Ben şu yaşa geldim, her sene muayyen aylarda, kasabadan çıkar intisâb edebileceğim sâlih bir insanı arar, taharri ederdim. Fakat gönlüm kimseye yatmazdı. Hüzünlü, eli boş olarak dönerdim. Elhamdülillah şimdi en nihayet aradığımı buldum. Artık tahammülüm kalmadı. Sabaha çıkacak ömrüm bilmem kaldı mı? Her ne kadar yoldan geldiğinizi ve yorgun olduğunuzu biliyorum. Fakat bir an evvel dersimi almak istiyorum, diye diretti. Bir saat kadar yalnız bir odada bu hususda görüşdüler.
Arzusu yerine gelmişdi. Kendisi âlim ve ehl-i takvâ olduğu için her önüne çıkana teslim olmamışdı. Muhterem Üstadımzla görüşdükten sona nasıl teslim olunması icab ederse Cenâb-ı Hakk'ın izniyle öylece teslim oldu, kısa zamanda letâiflerde hayli terakkiler tesbit edildi. Bir sene sonra âhirete intikal ettiği haberini aldık.
Allah ganî ganî rahmet eylesin! Âmin.