Namaza lazım gelen önemi vermek lazım. Ancak ihlas, istikamet üzere yapılan kulluktan semere alınır.
Namaz, dinin direği mesabesinde, olması bakımından her hususta çok ihtimam gösterilmelidir.
Yenilen yemeklerin, helal olması, besmele ile başlayıp büyük bir uyanıklık içinde, Rabbımızın, nimetlerini, in'amını, ihsanını düşünerek, yenilmesi icab eder. Gafletle yenilen yemeğin tesiri, namaza dahi tesir eder. Sonradan ne kadar gayret edilse de, huzur temin edilemez.
Abdest alırken, acele etmeyip, bir sükunet içinde, adab üzere, fazla su sarf etmeyerek, Rabbımızın huzuru ilahisinde olduğumuzu teemmül ederek tamamlamak lazımdır.
Saat; ne büyük ne kıymetli bir şeydir. Onun sayesinde, Cenab-ı Hakk'ın izni ile vakitlerimizi değerlendirip, hayatımızı, mesaimizi, nizama koyuyoruz. Allahü Teâlâ ve tekaddes hazretleri her şeyi nizamında, ölçüsünde yaratmıştır. Kainatta canlı, cansız, kürelerden zerrelere kadar, bütün mahlukatı tefekkür ettiğimizde, her şeyin muntazam bir şekilde yaşadığını ve seyrettiğini müşahede ederiz. Bu saltanatı ilahiye karşısında eşrefi mahlûkat olan insanoğlu, dağınık, saatsiz nizamsız olmayıp, her işini vaktinde, saatinde icra etmelidir.
Bazı müslüman kardeşlerimizin, her seferlerinde camiye koşarak yetiştiklerini görmekteyiz. Böylece yorgun argın heyecanlı bir şekilde kılınan namazda, aranılan istikrar ve huzur hali temin edilemez. Namaz mahalline ağır ağır, vakarlı ve mütevaziyane bir şekilde gelerek hiç değilse beş, on dakika evvel bulunup, ezanı kemali edeb ve ta'zim üzere dinlemek lazımdır, ki içimizdeki dünya havatırı yok olsun, ki gönlümüzü layıkıyla Allahü Teâlâ'ya bağlayabilelim. Müezzinin okuduğu ezanı, alçak sesle tekrar etmekte büyük fazilet vardır. Ehlullah bu hususa da çok ehemmiyet vermişlerdir.
Büyük bir ihlas ve alçak gönüllülükle, iç ve dış adablarına riayet edilen namaz, bizi her türlü kötülüklerden muhafaza ettiği gibi. Hem Allahü Teâlâ'nın rızasına, hem de manevî ve ahlakî tekamüle vesile olur. Namaz kılanın imanı kavileşir, aynı zamanda kılana, sıhhat, gönül zenginliği verir ve görüş isabetliliği yani feraset sahibi eder.
Buyurulmuştur ki -Mü'minin ferasetinden sakınınız.
Halbuki, dünya muhabbeti ile dolu bir halde ve tazimsiz yapılan ibadetler böyle değildir.
Ebu'l-Mevahib Şazili Kuddise sirruhu buyurur.
- Dünya sevgisi ile yapılan ibadet, kalbi uğraştırır... Duyguları da yorar...
Durumu anlatıldığı gibi olan bir ibadet, zahirde ne kadar çok olursa olsun; manada azdır.
O ibadetin çok oluşu; sadece sahibinin vehmine göredir. Şimdi; anlatılan ibadetin manasına geçelim:
O ibadetler, çokluğuna rağmen, ruhları olmayan kalıplar gibidir.
O ibadetler, içi boş kalıplar gibidir. Ama temiz, bir boş olarak değil; içinde, başka uygunsuz niyetler vardır.
İşte anlatılan sebepledir ki; görürsün dünya erbabından bir çoğu, ziyadesiyle, namaz kılar, oruç tutar ve hac yaparlar... Fakat hiç birinde zahidlik nuru bulunmaz... İbadetin hoşluğu görülmez... (Tabakatü'l-Kübra)
Abdülkadir Geylanî hazretleri buyuruyor ki:
- Sen , Allah'a ibadet eder, kurtuluşa erdiğini sanırsın, fakat bir de bakarsın ki, ibadetin suratına fırlatılmış. Çünkü o ibadet cehalet içinde yapılmıştır. Cehaletin ise küllisi mefsedettir. Fesada sebep olucudur.
Nitekim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar:
- Kim ki Allah'a cehalet içinde ibadet ederse, onun ifsat ettiği ıslah ettiğinden, yanlışı doğrusundan daha fazla olur.
Allah'ın kelamı Kur'an'a ve Rasûlullah'ın sünnetine uymadıkça senin için kurtuluş yolu yoktur. Allah'ın Rahmeti üzerine olsun, büyüklerden biri şöyle der:
- Kimin ki bir mürşidi yoksa, iblis onun mürşididir.
Allah'ın kelamını ve Rasûllüllah'ın sünnetini bilen ve onlarla amel eden mürşidlere uyunuz! Haklarında Hüsn ü zan besleyiniz. Bilmediklerinizi onlardan öğreniniz. Onların huzurunda güzel edeble hareket ediniz. İşte o zaman felah bulur kurtuluşa erersiniz. Siz Allah'ın kitabına, Rasûllüllah'ın ahlakına ve bunları iyi bilen ve hükümleriyle amel eden mürşidlere uymadıkça asla felah bulamaz, kurtuluşa eremezsiniz, işitmediniz mi ki bir sözde ne söyleniyor:
- Kim ki, sırf kendi aklı ile hareket eder ve kendini başkalarından müstağni sayarsa dalalete düşer. Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:
- Önce kendi nefsinin terbiyesi ile işe başla, sonra da başkalarına yönel. (Fethurrabbani)
EZAN-I MUHAMMEDİ
Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri, ezanı Muhammedi okunmaya başladığı zaman, ya ayakta durur ya dizleri üzerine oturarak büyük bir hürmet ve huşu içinde ezanı dinlerdi. Ezan bitince de, ezan duasını okur, salevat-ı şerife getirirdi. Sonra hemen namaza kalkar ve talebelerine de namazı evvel vaktinde kılmalarını tenbih ederdi. Ve ezan ile alakalı olarak da şu hadiseyi anlatmıştı:
Belh şehrinde müttekî bir zat vardı. Her ne zaman ezan okunmaya başlasa, bu zat bütün işlerini bırakır ve iki dizi üzerine otururdu. Sonra ezanı mütevazi bir şekilde dinler ve ezan bitince de ezan duasını okur ve salevat-ı şerife getirirdi. Ve sonra da araya bir iş karıştırmadan hemen namazını kılardı. Bu zat hep böyle yapar ve bu adetini hiç aksatmazdı.
Nihayet bir gün bu zat vefat etti. Cenazesi teneşir tahtası üzerinde yıkanırken, ezan okunmaya başladı. Ve ezan okunurken cenaze birden doğruldu ve ezan bitinceye kadar, diz üstü olarak hareketsiz bekledi. Ezan, tamam olunca cenaze tekrar yattı. Cenazeyi kabre koyduklarında sual melekleri geldiler.
Sual melekleri olan Münker ve Nekir'e, Allahü Teâlâ tarafından şöyle bir hitap geldi.:
- O kulum, ismim anıldığı zaman, ismimi aziz tutarak hürmetle beklerdi. Siz de onu ziyaret edip, aziz tutun!
Bu gün ise ezan sesi duymamak için, cami civarlarında oturmayanlar var.
Bir kaç sene evvel Üsküdar'da, şöyle bir haber bütün semt sakinlerine yayılmış ve günün konusu olmuştu. O civardaki cenaze evine çağrılan gassal (ölü yıkayıcısı) ölüyü yıkamak için örtüsünü açınca, çok kötü bir manzara ile karşılaşmış ölünün vücudu insan vücudu, başı ise eşek başı şeklinde, bu vaziyetten ürkmüş. Cenaze sahiplerine vaziyeti sormuş, onlar vaziyeti gizlemek istedilerse de, gassalin ısrarla öğrenmek istemesi üzerine, açıklamak zorunda kalmışlar ve demişler ki:
- Bunun görünür bir noksanlığı yoktu, fakat ezan-ı Muhammedi okunurken, ağzından çok kötü küfürler çıkardı, bunu söylemekten haya ederiz, demişlerdir.
Ashab-ı Kiram (r.anh)'ın namaza verdikleri ehemmiyet
Misver b. Mahreme (r.a.)'den:
Ömer b. Hattab hançerlendikten sonra yanına geldim. Oradakilere:
- Durumu nasıl?, dedim
- Gördüğün gibi, diye cevap verdiler.
- Namazı hatırlatarak onu uyandırın. Namazdan daha önemli dahi olsa, başka bir şeyi hatırlatarak onu uyandıramazsınız, dedim.
- Ey mü'minlerin emiri, namaz vakti geldi, dediler.
- "Ha! Peki kalkayım" dedi.
İslâm'da namazı terk edenin durumunu düşündü. Yarasından kan aka aka namazını kıldı. (Taberani, Hayat'üs-Sahabe)
Mesruk (r.a.)'den:
Ebu Musa el-Eş'ari ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştık. Geceleyin, bir ekin tarlasında konakladık. Ebu Musa (r.a.) gece kalkıp namaz kılmaya başladı. Öyle tatlı bir sesi, öyle güzel bir Kur'an okuyuşu vardı ki! -Dua ayeti geldiğinde dua şeklinde okuyordu. Namazdan sonra şöyle dua etti:
"Allah'ım! Sen her şeyden münezzehsin! Bizi selamete ancak sen kavuşturabilirsin. Bizi em-niyete ancak sen kavuşturabilirsin. Sana güveneni ve inananı seversin. Bizi her an murakabe edensin. Murakabe edildiğini unutmayanı da seversin. Sen haksın, doğru olanı seversin. (Hilye, 1/259 Hayatüssahabe)
Abdullah b. Ebubekir radıyallahü anh-dan:
Ensardan birisi hurma zamanı Küf vadisindeki bahçesinde namaz kılıyordu. Hurma yüklü olmaları sebebiyle dallar kırılmış yere sarkmıştı. Hurma ağaçlarına baktı. Bu kadar meyva hayretini mucip oldu. Sonra namazda olduğunu hatırladı. Fakat kaç rekat kıldığının farkında değildi.
- Bu mal benim huzurumu kaçırdı, deyerek devrin halifesi hazreti Osman radıyallahü anh'a geldi ve meseleyi anlattı.
- Bu bahçemi bağışlıyorum. Hayır işlerinde kullanırsınız, dedi.
Osman (r.a.) bu bahçeyi elli bin dirheme sattı. Bundan sonra bu bahçeye "Hamsin" adı verildi. (Muvatta', Evcez, 1/315. Hayatüssahabe)
Mücahid (r.a.) hazretleri, Ebubekir ve Abdullah b. Zübeyr radıyallahü anhüma'nın namaz kılışlarını şöyle anlatıyor:
- Onlar namaz kılarken, sanki bir direk gibi hareketsiz dururlardı.
İslâm alimlerinin yazdığı üzere, İbni Zübeyr (r.a.) namazını Ebubekir radıyallahü anh'dan örnek alarak kılmış. O da hazreti peygamberimiz sallalahü aleyhi ve sellemden gördüğü gibi kılmıştır.
Sabit (r.a.) diyor ki:
"Zübeyr oğlu Abdullah namaz kılarken, sanki ayakta dikili bir ağaç gibi dururdu. Kendini namaza öyle verirdi."
Bir başka zatta şöyle diyor:
"İbn-i Zübeyr secdeyi öyle hareketsiz ve uzun yapardı ki, kuşlar gelir, omuzuna konardı. Bazan öyle uzun rükû ederdi ki, bütün gece rükû ile geçerdi. Bazan da secdeyi uzatır, bütün geceyi secde ile geçirirdi.
İbn-i Zübeyr hazreti, yapılan bir saldırıda evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da İbn-i Zübeyr radıyallahü anhın, boğazı ile sakalı arasına çarptı. Buna rağmen. O, ne namazını bozdu, ne de rükûunu ne de secdesini kısalttı. Bir keresinde namaz kılarken, Haşim isimli oğlu yanında yatıyordu. Tavandan bir yılan atıldı, oğluna sarıldı. Çocuk feryat etmeğe başladı. Ev halkı yetiştiler. Bir gürültü koptu, yılanı öldürdüler. İbn-i Zübeyr namazı sükunetle kılmağa devam etti. Selam verdikten sonra:
"Gürültüye benzer bir şeyler işittim, neydi o?, buyurdu. Hanımı:
"Allah sana acısın! Çocuğun ölüyordu. Senin haberin olmadı mı?" dedi.
Buna karşılık İbn-i Zübeyr hazretleri şöyle dedi:
"Allah hayrını versin! Eğer namazda başka şeylerle ilgilenseydim, namaz nerede kalırdı."
Hazreti Osman radıyallahü anh, bir suikast sonucu hançerle yaralandıktan sonra, sürekli kan kaybetmeye başladı. Ve komaya girdi. Bu durumda dahi namaz vakti geldiği söylenince kendine gelmiş, namazını kılmış şöyle demişti:
"Namazı terk edenin İslâmda yeri yoktur" Hazreti Osman bütün geceyi uyanık geçirir, ve bir rekatta bütün Kur'an-ı Kerimi hatim ettiği olurdu. Hazreti Ali'nin namaz vakti gelince, vücudu titremeye başlar ve yüzü sararırdı.
Merhum pederim Ahmed Efendi ve iki ağabeyim, her hangi birisi hakkında konuşulurken, onun namaz kılıp kılmadığını sorarlar ve namaz kılmayan birisi ise, ona zayıf imanlı nazarıyla bakarlardı.
Kendilerinin bu sağlam imanları neticesi pederim Hacı Ahmed Efendi, memleketi olan Kadınhanı'nda namaz içinde ahirete intikal etmiştir. Ağabeyim Nuri Bey ise o da Eyyûb Sultan Camii'nde bir Cuma namazı kılınırken dünyaya veda etmiştir. Diğer ağabeyim Hulusi Bey evinde kelime-i tevhid getirerek dünyasını değiştirmiş, ebedîlik alemine göç etmiştir.
1943 senesinde merhum peder, Şir-i pençe çıbanından muzdarip idi. Sonunda ameliyat suretiyle şifaya kavuşması düşünüldü. Erenköy'ündeki evlerinde bir ikindi vakti, operatör Mehmed Bey, yardımcısı ile bu vazifeyi ifa ettiler. Bizleri odaya almadılar. Takriben yarım saat ve yahut kırk dakika kadar sonra, odada yüksek sesle konuşmalar oldu. Bizler telaşlandık, acaba beklenilmeyen bir şey mi oldu, diye.
Ameliyat muvaffakiyetle neticelenmiş, fazla kan zayi etmesi bakımından operatör hemen yatıp istirahata çekilmesini istemişti. Buna gönlü razı olmayan merhum pederim o ızdırabının en şiddetli anında, hayır, olamaz ben ikindi namazımı kılmadan yatamam, deye diretmiş, doktor ne kadar ısrar etse de faide vermemişti. Sonunda odaya leğen ibrik temin edildi. Abdesti almış, namazını kılmıştı. Sonra biz odaya girdiğimizde o, acısının tesiriyle uykuya dalmıştı.
Merhum pederim evlatlarına karşı çok şefkatli idi. Yani şimdiki bizim anladığımız şekilde değil.
O, mali vaziyeti müsait olduğu halde çocuklarına lüks giyimler, giydirmemiş, lüks gıdalarla beslememişti. Daima, Allah'a karşı iyi bir kul olmanın telkinatını yapmış, kendisi de her hususta yetiştirici bir rehber olmuştu.
Bizler pek küçük yaşta olmamıza rağmen, her zaman hiç ihmal etmeden sabah namazı için oğlum namaza kalk deye tatlı bir lisanla uyandırırdı. Bazen kalkar, uyku sersemliği tekrar namaz kılmadan uyuduğumuzda gelir, şefkatle tekrar uyandırırdı. Bazan bu uyanıp tekrar uyumak iki, üç defa tekerrür ederdi. Kendisi heybetli, sırasına göre sert meşreb olduğu halde, bu hususta öfkelenmez, hep aynı eda ile namaza kaldırırdı.
Abdest aldırır, kendisi imam olur, bizler de cemaat. İşte hakiki merhamet böyle olur.
Halbuki bu gün bir çok diyanetperver kimseler evlatlarına (kendileri namaza kalktıkları halde) aman uyusun, deye dünya merhameti gösteriyorlar.
Bu ne garip merhamettir ki, kendisi namazı kıldığı halde çocuğuna aynı ruhu veremiyor. Bunun neticesi olarak, hem çocuğunun ebedî hayatını hüsrana uğratmış oluyor, hem de kendisinin. İki günlük dünya hayatı için, gösterilen bu yersiz şefkatle, evladını daimî hayata hazırlayamamak ne büyük gaflettir, ne affedilmez merhametsizliktir.
Zaman geliyor, böyle ruhî bir telkinat, İslâmî bilgi, ve eğitim görmeyen çocuklar, yetişkin delikanlı olduklarında Allah'a karşı olan ubudiyet vazifelerini ifa edemiyor ve ibadet hususunda ihmalci oluyorlar.
Hatta bazılarının itikatları bile bozuk oluyor.
Bu hali gören ana-baba üzülüyorlar. Ama iş işten geçmiş oluyor. Halbuki evvelce evlatlarına karşı ihmalci olmasalardı, o delikanlı, namazın ulviyetini takdir eder, vakitlerini secdesiz geçirmezdi.
İnsanoğlu! Çocuğu dünyaya getiren sensin Gökler ötesi alemlere yükseltmekte senin vazifendir. Onun cisminin sağlığına, ehemmiyet verip üzerinde titrediğin gibi, kalbi ve ruhî hayatı için de titre, merhamet et, kurtar o biçareyi Allah için! Ve zelil olup gitmesine fırsat verme!
Hidayet Allahü Teâlâ'dandır
Biz, burada yalnız namazın fazileti hakkında bilgi vermekle yetindik.
Namazın, farzları, vacipleri, sünnetleri, müstehabları ve diğer adabları ilmihal kitaplarından öğrenilmelidir.
Ni'meti İslâm ve Ömer Nasuhî Bilmen'in Büyük İlmihali'ni tavsiye ederiz.
Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular:
- Allahü Teâlâ her gün beş vakit namaz kılmağı farz etti. Ve şartlarına uyarak, her gün beş vakit namaz kılanı Cennete koyacağına söz verdi.
Gene buyurdular ki:
- Namaz kılmayanlar kıyamet günü, Allahü Teâlâ'yı kızgın olarak bulacaklardır.
Her gün beş kere, Allahü Teâlâ'nın huzurunda olduğuna niyet eden kimsenin kalbi ihlas ile dolar. Namazda yapılması emrolunan her hareket kalbe ve bedene faideler sağlar.
Camilerde cemaatla namaz kılmak, müslümanların kalblerini birbirine bağlar. Birbirlerinin kardeş olduklarını anlarlar, karşılıklı sevgileri artar, büyükler küçüklere merhamet ederler, küçükler de yaşlılara hürmetli, nezaketli olurlar. Zenginler, fakirlere, kuvvetliler zaiflere yardım ederler. Sağlamlar hastaları camide göremeyince evlerinde ararlar. Ve:
- "Din kardeşinin yardımına koşanın yardımcısı Allah'tır" hadis-i şerif'indeki müjdeye kavuşmak için adeta yarış ederler.
Osman Zinnüreyn radıyallahü anh buyurur:
- Eğer gönüller manevî pisliklerden temiz olsaydı Kur'an'ın zevkine doyulmazdı.
- Beş vakit namazı vaktinde devam üzere kılana dokuz şey ikram edilir:
- Allah onu sever
- Bedeni sağlam olur
- Melekler onu korur
- Evine bereket iner
- Yüzünde salihler siması olur.
- Allahü Teâlâ, kalbini yumuşatır.
- Sıratı parlak şimşek gibi geçer. Onlar için korku ve hüzün yoktur zümresine ilhak eder.
Allahü Teâlâ onu cehennemden korur. Bilhassa büyük şehirlerde vasıta bulamamak ve yahut sıhhî mazeretler dolayısıyla, beş vakti cemaatle kılamamak gibi engeller olabilir. Nasıl olsa beş vakti kılamam deyerek büsbütün cemaatten uzaklaşmamalı, elden geldiği kadar bir veyahut iki, üç vakti cemaatle kılmaya gayret göstermelidir.
Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurur:
- Cemaatla kılınan bir namaz, yalnız başına kılınan yirmi yedi namaz gibidir. (Buhari, Müslim, Tirmizi)
- Yatsı namazını cemaatle kılan, gecenin yarısını ihya etmiş olur. Sabah namazını cemaatle kılan bütün geceyi ibadetle geçirmiş gibi olur. (Müslim, Buhari, Salah)
- Kırk gün birinci tekbiri kaçırmadan cemaatle namaz kılan için iki Berat yazılır; biri cehennemden kurtuluş, diğeri nifaktan kurtuluş beratıdır. (Tirmizî, salah)
Bu sebeple, Seleften bir kimse, iftitah tekbirine yetişemediyse, üç gün kendisine "Üzülme, başın sağ olsun" derlerdi. Eğer cemaate yetişemediyse, yedi gün böyle derlerdi.
Said İbni Müseyyeb kuddise sirruh der idi ki:
- Yirmi sene oluyor ki, camiye girmeden ezan sesi duymadım.
Alimlerden bir çoğu şöyle demişlerdir:
"Bir kimsenin bir özrü olmadan, namazı yalnız kılması doğru olmaz."
O halde cemaati önemli tutmak gerekir.
İmamlığa ve imama uymanın edeblerine dikkat etmelidir. Cemaat istemeden imamlık yapmamalıdır, özrü yokken imam olmasını isterlerse reddetmemelidir. Çünkü imam olmanın fazileti büyüktür. Müezzinlik yapmaktan daha üstündür. İmam efendi elbisesinin temizliğine dikkatli olmalıdır. Cemaati beklemek için namazı geciktirmemelidir. Çünkü evvel vakitte kılmanın fazileti ondan daha üstündür. Bir gün Rasûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, biraz geç gelmişti. O'nu beklemediler. Abdurrahman bin Avf(r.a.) önde idi. Namaz bitince peygamberimize kendisini beklememenin hükmünü sordular. Buyurdular ki:
- "İyi yaptınız, her zaman böyle yapınız." (Kimya-yı Saadet)