Mürşidi Kâmiller

Mürşidi Kâmiller

Mürşidler, kemâl ve fazilet ehlidirler. Ahlâkları çok güzel olup; merhamet, şefkat, sehavet, tevazû, iffet, istikâmet, basiret daha birçok güzel huylarla muttasıftırlar.

Her sülûkunu bitiren irşad makamına oturamaz. İrşad makamı, ancak Allah Teâlâ’nın aziz kıldığı talihli kullara nasip olur. Daha ince düşünülürse seyr u sülûk tamam oldu diye düşünülemez. Çünkü kulluğun ve derece almanın nihayeti yoktur. “İşim tamam oldu” diyenler, yarı yolda kalmışlar, kendi noksanlarını görenler yol almışlardır.

Onları Allahü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri sevmiş, kalplerini kendisinin sevgisi ile kuşatmıştır. Bir kalbin sahibi bu şerefe nail olursa, onun her hattıhareketi edep, saygı ve tevazu çerçevesi içinde olur. Çünkü Mevlâsına sarsılmaz, derin bir sevgi ile teslim olmuş ve kendisi aradan çıkmıştır. Büyük kederlerin, sıkıntıların farkında bile değildir. Daima Rabb’ine karşı boynu büküktür, huşû hâlindedir. Bütün ibâdetlerini derin bir şevk içinde yapar, yorgunluk nedir bilmez. Buna rağmen kendisini daimî olarak kusurlu, hatalara batmış görür. Fakat Allahü Teâlâ’nın Gaffârlığını bildiği için daimî O’nun rahmetine sığınır. Kat’iyyen ümitsizliğe düşmez.

Her hâllerinde Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin ahlâk ve adâbıyla mütahallik oldukları için, konuşmalarında, ibâdetlerinde, yemelerinde, içmelerinde orta hâlde bulunurlar, ifrat ve tefritten kaçınırlar. Kendilerini övenle yeren, nazarlarında müsâvidir. İktisada riâyet ederler, israftan kaçınırlar, fakat kat’iyyen hasis değildirler, Allah yolunda deryalar gibi infak ederler.

Kader bahsini tamamen benimsemişlerdir. Ne zuhur ederse kalplerine en ufak bir tereddüt gelmeden, hemen kabullenirler. Bir insan ki kader bahsine ne kadar vukûfu, bilgisi mevcut ise, dünyada o kadar mes’uttur, kedersizdir.

Şöhretten kaçınırlar, iltifattan hoşlanmazlar. Kendisini daimâ kusurlu gören kimse, nasıl olur da böyle şeylerden hazzeder?

Tenhaları severler, mecbûren hizmet ve irşad maksadıyla halkın arasına karışırlar. Allahü Teâlâ’nın kullarını ve mahlûkatını sevdikleri için, onlardan gelen sıkıntı ve eziyetlere katlanır, onları hoş karşılarlar. Herkese karşı tatlı dille konuşurlar. Muameleleri yumuşak ve mülâyimdir. Bu güzel hâller kendilerinde olduğu için, herkes tarafından sevilirler, hürmet görürler. En çok korktukları, bir mü’minin kalbini incitmektir. Çünkü mü’min kalbinin nazargâh-ı ilâhî olduğunu bilirler. Her ne kadar geniş ilme vukûfları var ise de, kendilerini âdetâ ümmî, bilgisiz gösterirler ve nitekim halkın kısm-ı azâmı onları öyle bilir. Kendileri ile münakaşa etmek isteyenler olursa, onları yumuşak, teskin edici kelâmlarla iknâ ederler. Bilâ-istisna çocuk olsun, yaşlı olsun, dini bütün olsun, dini zayıf olsun, herkesle geçimlidirler. Nasıl geçimli olmasınlar ki, kendilerini toprak bilmişler yani insanların en zavallısı çâresizi görmüşlerdir.

Sağlam temel üzerine oturdukları için bid’at nedir bilmezler. Çünkü her hareketleri Kur’an-ı Kerim ahkâmına ve sünnet-i seniye âdâbına uygundur. Müstakimdirler, dürüsttürler, insanların tesiri altında kalmazlar, hatır için hakikatten ve doğru sözlülükten ve adâletten ayrılmazlar.

Bu büyük zatların kalplerinde yalnız Allah sevgisi ve O’nu darıltma korkusu yer etmiştir. Evlâd u ıyâl, mal-mülk, hepsi gönüllerinin dışında kalmıştır. Bu bakımdan ibâdetlerini, taatlarını diğer âilevî ve beşerî münasebetlerini büyük bir şevk ve gönül hoşluğu içinde yürütürler. Bütün hâdiseleri hoş karşılarlar. Çünkü onlarda keder, sıkıntı diye bir şey kalmamıştır. Olanların hepsini kabullenirler. Üzücü hâdiseler karşısında fazla üzülmezler, sevindirici haberlere fazla sevinmezler.       (Hâce Mûsâ Topbaş, s. 156-159)