Muhterem Sâdık Dânâ Efendi Hazretleri ile sohbet... (2)
- Efendim hayatınızın muhakkak dönüm noktası Sami Efendi hazretleri ile karşılaşmanız, tanışmanız, intisabınız. Biraz o bahisleri genişçe lütfeder misiniz?
- Altınoluk'ta da çıktı daha önce zannediyorum; Bursa'da idik. 1950 senesinde. Yağmur yağmıyor, her yerde kuraklık var. Herkes üzüntülü. Bu ara, "Adanalı Samî efendi geldi" dediler. Yanında da iki kişi, Atasayar, Alemdar abiler var. Hikmet-i ilahî, gelişleriyle birlikte o kuraklık geçti, yağmur başladı. Her namaz vakti Hüdavendigar'a giderlerdi. Adım atışlarının, yürüyüşlerinin, her şeylerinin diğer insanların fevkinde olduğunu hissettim. Çok ehli ilim gördüm, hepsi değerli insanlardı. Fakat bu zatın hali hepsinden farklı idi. Biz de Servinaz Otel'de kalıyoruz. Onlar Hüdavendigar'a gelip giderken otel bahçesinden gözetlerdim hep. O otel de hala duruyor, bahçesi de. Hizmet teklif ettim. "Burda ihtiyaç yok, fakat Mudanya'ya götürebilir" buyurmuşlar. O zaman yeni araba vardı, Şavrole almıştım, Onunla Mudanya'ya götürdüm. Yalova hattı pek işlemiyordu, çok seyrekti. Mudanya'dan uğurladık.
Asıl intisabımız 1956 senesinde nasib oldu, ama 50-56arasında da ara sıra ziyaretlerine giderdim. Bu arada, bir defa olsun "ders alsanız" şeklinde bir kelam etmediler.
1956 senesinde ailecek Malatya'ya bir seyahate gittik. 15 gün sürdü bu seyahat. Kendi aramızda Necip Fazıl'ın Halkadan Pırıltılar'ını okuyoruz devamlı. Tasavvufa alakamız artıyor. Bu esnada ara ara yaptığımız ziyaretlerle, Üstadımıza muhabbetimiz de dayanılmaz bir derecede büyüdü.
Seyahattan döndük, benim içim yanıyor. Üsdadımı ziyaret etmek, ders almak istiyorum. O zaman Erenköy'deki Güllü Köşkte ikamet ediyorlar. Gidiyorum, daha teşrif etmemişler. Yarım saatte bir orada bitiyorum. Halbuki bu, biraz sui edeb oluyor ama o zaman onu düşünecek halim yok. Böyle, yedi sekiz kere gittim çaldım kapıyı. En sonunda teşrif ettiler, kabul buyurdular. Zaman ne kadar çabuk geçiyor, dün gibi. Bu görüşmemizde rüya tavsiye ettiler. Ne görülecek bakalım, onu öğrenmek istiyorlar. Kadiri'ye mi yoksa Nakşi'ye mikabiliyet var? Gece yattım. Beyaz bir kağıt, tertemiz. Siyah bir yazı ile "Nakşibend" yazıyor. Ondan sonra huzuru alilerine gittim. Teveccüh ettiler, vazifeyi verdiler. Büyüklerin teveccühü de başka oluyor tabiî. O anda görüşüm değişti, dünyaya bakışım. O anda eski sevdiklerimi sevmez hale geldim. Her gün beraber yeyip içtiğim arkadaşlar vardı, bir anda silindi. Ne onlar fakiri aradı ne de ben onları aradım. Manevi tasarruf da başka bir şey. Hatta Bekir Haki Efendi vardı her hafta ziyaretine gittiğim hocaefendi. Ona da gidemez oldum. Böyle himaye ettiler elhamdülillah.
Muhterem üstazımızın huzuru âlilerine girdiğimizde tasavvufa dair hiçbir malumatım yoktu. Bize evrad verecekler, yapacağız, o kadar. Manevi değişiklik gibi şeylerden haberimiz yoktu. Zahiri bir ders gibi telakki ediyorduk. Nakşibendîliğin farkı bu işte. Diğer tarikatlerin nihayeti onun başlangıcı oluyor. Ne kadar mühim.
Kalbe kuvvetli bir aşk aşısı vuruluyor. Salik hakikaten zeki, anlayışlı ise onun kıymetini biliyor, o halini muhafaza ediyor. Biraz noksanlığı olan ise, istifade etse bile o kadar alamıyor.
Hakikaten tasavvuf bir derya. Herkes âcizlik içinde. Birisinin bildiğini diğeri bilmez. Akla gelir ki, şu zat bir Allah dostudur, hepsini bilir. Hayır, hepsini bilemez, ancak Cenabı Hakkın bildirdiğini bilir. Maneviyatta herkesin ilmi ayrı oluyor.
Üstadımız sultanul arifindi hiç şüphe yok; belki daha fazla ama biz böyle tarif edebiliriz. Onun yegane sevdiği Ziyaeddin Efendi hazretleri idi. O da yüksek dereceli velilerdendi. Üstadımız yalnız onunla görüşmeye izin verirdi. Çünkü ondan herkes istifade ederdi. Tıpkı kendisinden istifade edildiği gibi. Çok sevişirlerdi. Ama bazı hususlarda bakardım, onun bildiğini diğeri bilemezdi. Cenab-ı Hak herkese ayrı ayrı veriyor nasibini.
Tasavvuf bir derya. Hem herşeyi bilir, hem hiç birşeyi bilmez. Çok dereceler var. Derecenin derecesi var. Onu ancak Cenab-ı Hak'la kulu bilir. Kaleme kitaba gelmeyen mevzular. Dersler var mesela, kalp, ruh, sır, hafi, ahfa diye gidiyor gidiyor, muhabbette bitiyor. Ama o kafi mi? Hayır, kafi değil. İlla Fahri Kainat Efendimizin ahlakıyla ahlaklanmak, edebiyle edeblenmek... Yani her an Cenab-ı Hak'la beraber olmak. Hiç bir nefesi ziyan etmemek. Bunu yapabilen için çok faydalı bir şey.
Bir zat Cenab-ı Hakka vasıl oldu mu her şeye vasıl oldu. Cenab-ı Hakka vasıl olamadı mı dünya kadar şöhreti olsun, bütün dünya alkışlasın hiç kıymeti yok. Salikse dersine çok dikkatli olacak, muhakkak onu itinalı bir şekilde yapacak. "Benim şu vazifem var, bu vazifem var" demeyecek. Çünkü bunlar kafi değil. Herkesin meşguliyeti geniş. Ona rağmen manevi dersi huzurla yapmak gerekiyor. "Ben öğretmenim, şu saate kadar çalışıyorum, talebe okutuyorum, yorgun düşüyorum" gibi şeyler dahi mazeret sayılmıyor.
Bir Hocaefendi vardı, Üstazımızın devlethanelerinde ramazanlarda hatimle namaz kıldırırdı. Dersini yapamadı bir türlü. "Ben talebe yetiştireceğim" demek isterdi lisanı hal ile... Ondan zevk almak da güzel ama, ille bu kalbin (eliyle gösteriyor) olgunlaşması lazım. O olgunlaşmış olsa ne hizipçilik kalır, ne müslümanlar arasında ihtilaf kalır. Ne güzel, herkes birbirini bağışlayıverir. Diyelim ki hayırlı bir işi var; "Efendim ille ben" yok. Kâbiliyetliyse ona bırak, sen de onun muavini gibi çalış. Yani yol sarih, açık. Herkes onu yapamıyor. "Ene" mani oluyor. Ama tasavvufun tam zevkini alanlar müstesna. Onun için eğitimde evvela bu yola teşvik etmek lazım.
- Efendim Sami efendi hazretleri Türkiye'nin çok baskılı bir döneminden sonra böyle bir vazifeyle vazifeleniyor. İrşada başlıyor. O zor dönemlerden anlattıkları olur muydu acaba ?
- Olmazdı. Hiç olmazdı, sanki o devri yaşamamış. Ne var ki, bütün itinası tedbir üzerine idi. Dikkatli ve tertibatlı hareket etmeye itina gösterirdi. Her buluştuğumuzda mevzunun üçte ikisini tedbir, tedbir, tedbire ayırırdı. Hatta Ulvi Bey isminde bir zat vardı burda; sonra Samsun'da görüştük, ihvan değildi ama, beş vakit namazını kılan bir Müslümandı. Bir gün "Ben, Sami bey'in mürşidi kamil olduğuna bütün kalbimle kanaat getirdim."dedi. Nereden, dedim, ölçün ne? "Herkes, hapse giriyor hapisten çıkıyor o bu hengamede gemisini sessiz sessiz yürütüyor. Herkesin yapacağı iş değil bu."dedi. Bu yolla alakası olmadığı halde durumu görüyor. Hakikaten tedbirli hareket etmek, şöhretten kaçınmak çok mühim. Hapse girmek meziyet değil. Hapse girmemek meziyet. Ama mukadderse insan girer, o başka. Bazıları hapse girdi mi insanın kahraman sayılacağını sanıyor.
Fuzuli tek kelime konuşmazdı üstadımız. Hep kalb, kalb, kalb üzerine dururdu. Evliyaullah menakıbı, ashabı kiram menakıbı, hep bunları anlatırdı. Bazıları vardır hep eskilerden bahsederler, dergahlardan, orada yenen yemeklerden, oradaki iyi insanlardan bahsederler. Yerine göre o bile kuta-ı tarik (yol kesici) oluyor.
- Efendim dergahın eğitimdeki yeri nedir? Tasavvufi adabı vermek noktasında dergahsız eğitimin zorlukları söz konusu mudur? Dergah tasavvufi eğitimin zaruri bir parçası mıdır?
- Esasında her gönül bir dergahtır. Onun için önce gönül mevzuunda dikkatli olmak lazım. Çünkü bazan dergah da oyalayıcı oluyor. Ama dediğimiz gibi dergahlarda edeb, adab öğretilirmiş. Yemek, içmek, giymek, konuşmak gibi davranışlar dergahta selahiyetli insanlar tarafından öğretilirmiş evvelce, istidadı olanlar da oradan çok istifade ederlermiş. Şimdi öyle değil, "al, diyor, kağıdını" Hudayî nabit yetişiyor, Cenab-ı Hak ne kadar muhafaza ederse... Onun için eski nezaket, terbiye şimdi mafî.(yok) Bu yönden dergahsız olmanın da bir çok zararlı tarafı var.
- Efendim, dergahta müridin mürşidle daha çok beraber olmasının da herhalde yetişmeye müsbet katkısı oluyor. Şimdi ortak zeminler olmadığı için in'ikasda da zorluklar ortay a çıkıyor.
- Şüphesiz. Çünkü rehber olacaksa zaten gözünün önünde bulunuyor. Öteki ise rehberinin hayaliyle yaşıyor. Binbir türlü insanlarla ülfet ediyor tabiî.
- Efendim Sami Efendi Hazretlerine yeniden döneriz, ama buraya kadar gelmişken Türkiye'de şu anda tasavvufi hareketlerin umumi manada bir değerlendirmesini yapar mısınız? Yani umumi eksikler neler veya müsbetler neler? Zannederiz herkes için faydalı olacak; çünkü Altınoluğun çok geniş bir okuyucu çevresi var.
- Her şeyde olduğu gibi tasavvufta'da çok sun'i şeyler var. Her şeyin sun'isi çoğaldı şimdi. Buna karşılık herkes de sahibini arıyor. Artık Cenab-ı Hak ihlasına göre, ezeldeki yazılı neyse oraya sevkediyor. Kimisi değerli bir insanın huzuruna çıkıyor, kimisi onun daha dûnunda, kimisi de yalnız kalıyor. Hicaz'da, Şamlı Hafız Abdullah efendi isminde yaşlı bir dostumuz vardı. Muhterem Üstadımız'la birlikte namaz kılardık. O "hakikaten mürşidi kamillik diye hiç bir şey kalmadı" derdi. Önüne gelen mürşid olamıyor. istediği kadar alim olsun, bilgili olsun kafi değil. İlle manevi işareti olacak. Şimdi "mürşid" görünen o kadar çok ki, yer gök mürşid. Duyuyoruz, istanbul'da üçyüz beşyüz tane mürşid var belki... kadınlar erkekler.... Diyanetli...diyanetsiz... her türlüsü var. Hepsi de arkasına üç beş kişi topluyor, insanlar arıyor çünkü...
- Toplamak kolay gibi. Hakikaten kolay toplanıyor insanlar.
- Toplanıyor ama bir kısmı sonradan dağılıyor. Sahip olmak ve onları istikamete yönlendirmek önemli... Halk susamış vaziyette. Eskiden dergahlara çok mahdut insan gelirmiş. Kelami dergahında 10-15 kişi olurmuş duyduğumuza göre. Yatıyorlar, yiyorlar, içiyorlar. Halbuki şimdi böyle bir dergah yapılsa, yüz bin kişiyi alsa, yüz bin kişi de gelir sıkışır oraya. Millette aşırı bir aşk var, bir istek var. Halbuki bu ruh tamamen sönmüş bir ara. Hatta Piri Ekmel Efendimizin mahdumu âlileri Ali efendimiz "Baba, dermiş, bunları dergahta derliyorsun topluyorsun, bunlar da yiyorlar içiyorlar." Piri Ekmel Efendimiz ise, "Sen ona bakma. Arada bir iki tane bulunur. Bunlar yeseler, içseler, uyusalar da dışarıdakilerden farklıdırlar" buyururlarmış.
Bu işler gönül alemiyle ilgili. Halbuki, kimisi kisveye ehemmiyet veriyor. Belli kisveler olmazsa kabul etmiyor. Ama o kadar büyük veliler var, Abdülkadir Geylanî hazretleri mesela, eserleri belli, ama "İlle şunu yap" demiyorlar. Hep kalbe neşter vuruyorlar. Zahire ehemmiyet verenler, birisi zahir şartlara uydu mu, tekamülleşmiş bir insan kabul ediyorlar. Bir tür kisvecilik... Halbuki büyükler kalp alemine ehemmiyet vermişler. Kalbe ehemmiyet verince, işte o zaman muvaffakiyet daha fazla oluyor. Ama kisveye takılıp kalmamak derken büsbütün de lakayt olmamalı. Edebi muhafaza etmesini bilmek lazım. Mü'min daima başı örtülü olacak. Dışarda yapamasak da evimizde muhakkak takke giyeceğiz. Hiç değilse üzerimize ceket giyeceğiz. Çok kısa kollularla falan dolaşmamak lazım. Kisveye takılmak nasıl ifratsa, bu gibi şeylerden de sakınmak lazım. Dar elbise giymemeli. Mümkün olduğu kadar genişini giymeli, esasında tesettür bu oluyor.
Bu arada, kılık kıyafete takılmış olsa da şeriatı sağlam insanlarımız da var elhamdülillah. Manevi tefeyyüze vesile olamasalar bile zararları dokunmaz. Bir de namazsız niyazsız olanlar var.
Tabiî bu yola gelmek isteyen çok taharri edecek, çok bilgili olacak, iyiyi kötüyü tefrik edecek. Tabiî ona da imkan yok. O yüzden yeni nesil daha çok keşif keramet, bildi mi bilmedi mi peşinde koşuyor.
- Efendim, şu anda gençler arasında tasavvufa büyük ilgi var, buyurduğunuz gibi büyük aşk var. Ama herkes "nereye bağlanacağız?" sorusunu soruyor. Türkiye'de kime bağlanılacağı noktasında bir kargaşa da var. Belki onlara da böyle bir ölçü vermek gerekebilir. Yani mürşid arayışı nasıl olmalı bir insanın?
- Mürşid, Fahri Kainat Efendimizin her haline uygun olacak mümkün olduğu kadar. Halk bir şeyler arıyor ama hakikisini sun'isini bilemiyor. Her sarıklıyı hoca bilmek doğru değil. Sarıkla iş bitmiyor, Onun içindeki bilgiye bak. Mürşid de öyle. Ölçü Fahri Kainat Efendimizin ahlakıyla ahlaklanmak, edebi ile edeblenmek...
- Efendim izin verirseniz tekrar Sami Efendi üstadımıza dönelim. Sami Efendi hazretleri üstadımız bir Medine dostuydu. Zat-î aliniz de Medine'ye her yıl özel zamanlar ayırıyorsunuz. Medine'deki sırrı sormak istiyoruz. Hem Sami efendi üstadımızda hem zatı alinizde böyle bir kalbi yakınlığın sırrı nedir efendim?
Bu işler üstadımız kuddise sirruh hazretlerinin himmetiyle oldu gene. Fakir hakikaten hiç gidip mücavir olmak niyetinde değildim. Allahu_âlem 15 sene evvel bir huzuru alîlerine çıktığımda kapıya baktılar, yani mahrem işareti yaptılar. "Hicret göründü" buyurdular. Medine'yi münevvereye ve bir daha dönmemek şartıyla. O güne kadar fakirin hiç hatırımdan geçmemişti. Bu mahremiyet altı ay, sekiz ay kadar devam etti. Sonra validemize ve hane halkına söylemişler. Onların bir kısmı "nasıl olur" filan kabilinden karşıladılar. En sonunda onlar da teker teker ikna oldular Allah'ın izniyle. 1979'da hep birlikte gidildi. Ondan sonra Cenab-ı Hak oranın zevkini verince de arkası geldi.
Oradaki huzur, islamî nezaket, terbiye çok farklı. Oradaki ibadetin kıymeti de başka yerle mukayese edilemeyecek vaziyette. Sonra halkından belki üç beş bedevi vesaire oldu ama halkı çok olgun, nezahet sahibi. Hakikaten fahri kainat efendimizin tesiriyle öyle gürültü patırtı emsali şeylere hiç tesadüf etmedim. 16 sene gibi uzun bir müddet olmuş gideli. Bir defa bir insanın bir insana el kaldırdığım görmedim. Muhtelif insanlar var; bilgili bilgisiz avami. Ona rağmen herkes birbirine karşı haddini biliyor. Sonra Cenabı Hak oranın halkına bir sadır genişliği nasib etmiş. Öyle olur olmaz şeylere öfkelenmek filan mevzu bahis olmuyor. Mesela en dar olan yerlerden birinde herkesin geçeceği bir yola adam arabasını koyuyor. Haremi şeriften cemaat de çıkıyor. Yüzlerce araba onu bekliyor. Hatalı mesela. Burada olsa ne yaparlar; bir iki tokat atarlar. Sanki halkı bekleten o değilmiş gibi o aynı gidiyor. Gamsız bir şekilde arabasını çekiyor götürüyor. Bekleyenler de arkasından yollarına devam ediyorlar. Tabi orada biz alıştık. İstanbul medeniyetin sözde tekamül ettiği yerlerden birisi. Ama burada bir bakıyorum adım başına kavga görülüyor. Kavga edenler kim? Kılık kıyafeti yerinde yaşlı başlı insanlar. Sadır genişliği olgunluk ayrı bir şey. Demekki tedrici olarak manevi tasarruf onları o hale getirmiş oluyor. Bazen arabayla bizim bulunduğumuz yere giderim. Asansöre bineceğim elimde iki paket var. Oradaki çocuklar gelirler paketleri ısrarla elimden alırlar. Beni kapının önüne kadar yukarı çıkarırlar, oradan ayrılırlar. Türkiye'de hele bilhassa yaşlı filan oldu mu insandan bile sayılmamaya başladı umumiyetle. Hakikaten başka bir ilahî tecellî var orada. O ibadetlerdeki huzur, mesela o teravih namazlarını emsalini ne kadar ağır ağır kıldırırlar. Böyle hurufata dikkat ede ede... Ona rağmen insana ne yorgunluk geliyor ne bir şey. Diğer hususlar da hep öyle.
- Efendim, Sami efendi hazretlerinin hicret sebebi konusunda bir bilgi var mı, yani neden hicret ettiler Medine-i münevvereye?
-Evet ilerden beri oraya hicret etmek niyetleri vardı, Allahuâlem. Otuz otuzbeş sene evvel Eyyub Sultan'da herkes mezarlık yeri aldılar. Muhterem üstadımıza da teklif edildi. "Bana kalırsa benim gönlüm Cennetül Baki'ye yatmak istiyor" cevabını vermişlerdi. O zamandan beri öyle güzel bir arzusu varmış.
-Medine'de beraberlikleriniz oldu muhakkak efendim. Ne kadar süre beraber oldunuz?
-Tahminen dört sene kadar oldu. Sıksık ziyaretine giderdim. Orada rahatsız oldukları için pek başka yere de gidemediler. Hafta da iki defa ziyareti alilerinde bulunmak nasib olurdu.
-Beraberliklerinizden hatırladıklarınız var mı? Medine'deki beraberliklerinizden, üstadımızın davranışlarından vesaire...
- Üstadımız o mübarek yerde herkese nezaketle muamele ederlerdi. Mescidi Nebeviye gittiğimizde ayakkabılarımızı verirdik. O zaman kapıcılar alırlardı. Ayakkabıyı muhafaza eder çıkarken iade ederlerdi. Öyle bir adet vardı. Üstadımızla gittiğimizde bir baktık eğilip o "bevvab" dediğimiz hizmetkarların elini öpmeye kalktı. Niye? Oranın hadimi oldukları için. Sonra içerde harem ağaları ön safta otururlardı. Çoğu da ümmi. Ümmi ama tertemiz insanlar. Kültür yok, birşey yok. Demek orada insanın ümmi olması daha muvafık. Daha bilgili olsa oranın nezaketini ihlal eder belki. Bazen Mısırlılar geliyorlar. "Bu ne zaman yapıldı" filan gibi izahat almaya kalkıyorlar. Harem ağaları işaret ederlerdi şimdi burada onun sırası değil kabilinden... Her yerin hikmeti var. Orada hakikaten malumatlı insanlar olsa oranın nezaketine halel gelecekti. Onların yumuşağı da vardı ama çok sert insanlardı. Üstadımıza karşı çok büyük hürmet gösterirlerdi. İlk zamanlar ehemmiyet vermediler, herhangi bir kimse gibi. Üstadımız onlara hürmet etti. Ellerini öptü, öpmeye gayret etti. Sonraları muhterem üstadımız geldiğinde onlar tabi böyle kuzu gibi dururlardı. Bazen tenha olduğu zaman şakalaşırlardı. Çünkü bütün ömürleri orada geçiyor. Yani mazur onlar da. Böyle günler geçti elhamdülillah.
-Efendim Sami Efendi üstadımızın en çok üzerinde durdukları hususlar nelerdir? Gerek bu yol içerisinde gerek müslümanların umumi vaziyetlerinde neleri hatırlatırlardı?
-Üstadımızın kelamları çok az olurdu. Bazı veliler çok konuşur, bazıları da sükut eder. Pek bahsetmezlerdi her şeyden. İbadetlerine itina ederlerdi. Sülehayı çok severlerdi. Hakiki salih insanları, hakiki hafızları çok sever, yanlarına oturturlardı. Bazı davet edenler olursa oralara giderlerdi.
-Efendim Sami Efendi hazretlerinin vefatı muhakkak sizi çok etkilemiştir. Şimdi Rasûlullah efendimiz vefat ettiğinde sahabenin haleti ruhiyesini okuyoruz. Hz. Ömer'in tepkisi mesela. O anki hislerinizi eğer lutfederseniz. Belki çok özel bir soru ama, çok sevdiğinizi biliyoruz Sami Efendi üstadımızı.
-Çok üzüldük. Yakınında bulunmak arzu ederdik amma o da nasip olmadı. Bazı sebeplerden.
-Özlem oluyor mu efendim?
-Özlem daima olur şüphesiz. Hatta rabıta diriye yapılır. Fakir darda kalınca rabıta yaparım üstadımıza, o bir ferahlık verir. Mümin ferahlığı verir elhamdülillah. Herkes tabi haklı olarak mürşidini sevecek. Amma üstadımız istisnai bir yaratılıştı. Fakir her zaman derim o zaman bizim çok büyük insanlar vardı. Salihler vardı. Meşayih vardı, tefsir sahipleri, muhaddisler emsali. Hepsini de ziyarete seve seve giderdim. Bediüzzaman hazretleri o da fakiri severdi. İstanbul'a gelince onu gezdirirdim. Fakat 502 senesinde Üstadımızla Bursa'da ilk defa karşılaşmak nasib oldu. Ondan sonra anladım ki bu iş başka.
Tabi mürşid dendiği zaman o da derece derecedir, ilk mektebin hocası oluyor, orta lise daha fazlasını tekamül ettirmiş insanlar var. ilmi sahada da öyle. Yani Fahri Kainat efendimiz, hangi sünneti seniyyeyi tatbik etmiş aynen tecelli ediyordu. 25 sene huzur-u alîlerinde bulundum, bir defa en ufak bir abes şeyi Cenabı Hak göstermedi. Demekki yok ki görmedik. Elhamdülillah her işi sünneti seniyyeye muvafıktı. Veli vardır ibadet ehlidir, ibadet eder devamlı, fakat diğer hususlarda pek o kadar zirveye varamaz. Bazısı muamelat ehlidir. Kısım kısımdır. Fakat üstadımız hepsini câmiydi. 25 sene içinde îmalı dahi olsa hiç kimseyle münakaşası, mücadelesi olmamıştır. Tabi türlü türlü insanlarla görüşüyordu. Bazılarına hürmeti vardı. Bazısına hürmeti olmadan da ziyarete giderdi.
-Maneviyat tabi ayrı bir şey. Cenabı Hakk'ın has kulları bir nazarla, isterlerse, karşıdakini de kabiliyeti varsa vakti saatinde ise bir anda işini bitiriverirler. Bir anda. Öteki 3 sene, 7 sene, 10 sene, 30 sene çalışır onun dûnundadır. Onun için bazıları gençleri hesaba koymazlar. Biz yaşlıyız 30 sene hizmetimiz var 40 sene hizmetimiz var derler. Onunla öğünürler.
- Efendim Medinei Münevvere'de Sami efendi hazretlerinin buradan farklı yaptığı bir şey var mıydı? Daha fazla daha ziyade.
-Orada zaten inzivaya çekilmişti. Pek dışarıda birşeyi de yoktu zahiren.
- Ziyaretine gittiği bazı şeyhlerden söz ettiniz. Mesela onlardan kimler olurdu?
- Mevlana Ziyaeddin hazretleri vardı Kadiri şeyhi. O da hakikaten çok değerli idi. Fakir en ziyade üstadımızdan sonra o zata gönlüm ısındı. Zahiren böyle çıt yok. Ve oraya gelen manevi cemiyetlerin başkanlığını yapıyormuş, öyle derlerdi.
- Nereliydi efendim Ziyaeddin efendi?
- Pakistanlı.
- Türkiye'ye geldiğinden bahsediliyor efendim. 1.Dünya Savaşı'nda galiba bir ara öyle bir olay olmuş.
-O zaman açlık baş göstermiş. Fahreddin Paşa belli insanları Medine'nin dışına çıkarmış mecburen. O meyanda O'nu da İstanbul'a göndermişler. Türkiye'de kalmış. Adana'da kalmış birmüddet. Hatta Türkçeyi öğrenmiş. Biraz da Türkçe bilirdi.
-Efendim isterseniz Bediüzzaman Hazretleriyle de muarefeniz olduğunu biraz önce belirtmiştiniz, istanbul'da gezdirdiğinizi. Ondan da kısaca bir hatıra alabilir miyiz ?
-1950 senelerinde istanbul'a geldikçe fakire haber gelirdi. Onun hadimi, Konya'lı Muhsin bey vardı. Otelden alırdık doğru surların dışına. Surların dışı çok ıssız olurdu 40 sene evvel. Orada arabanın arkasından bir şey sererdik halı gibi, otururduk üçümüz. Sohbet ederdik, anlatırdı güzel güzel. Bazan çok yumuşak yumuşak, bazen celallenirdi. Meşrebi öyleydi. Üstadımıza karşı çok da sevgisi vardı.
-Tanışırlar mıydı efendim? Yani görüşmeleri olmuş muydu Sami efendi Üstadımızla Bediüzzaman hazretlerinin?
-Bediüzzaman hazretlerini bir ara imtihana kalkmışlar, imtihan etmişler. Sabaha kadar cevap vermiş, yetiştirmiş. Sonra o bununla biraz mağrur olur gibi olmuş. Pîri ekmel efendimizin yanına dergaha gitmiş. 8-10 sual soracakmış. O'nun soracağı soruların hepsinin cevabını Esad Efendimiz sormadan veriyorlar. "Ben şimdi mutmain oldum, hepsinin cevabını aldım" diyor. Sonra "Ben Kadiri'den ders isterim" diyor. Dersi alıyor ama fazla kalmıyor bir iki ay falan kalıyor. İçi heyecanlı. Ondan sonra çıkıyor. Uzun müddet de görüşmemişler. Sonra bir ara Draman'a gelmişler. Draman Fatih'in aşağısında bir semt. Muhterem üstadımızın haberi olmuş. Fakir de üstadımızı aldım ziyaretine götürdüm Draman'a. Neşelendiler, musafaha ettiler uzun uzun. Uzun müddet de görüşmemişler siyaset itibariyle. Hatta orda şeker ikram etti Bediüzzaman hazretleri. Muhterem Üstazımız o şekeri aldı fakire verdi. "Bunu Arafat'ta sonra yeriz'dedi. Arafat'ta o şekerden birer tane verdi yedik. Yani çok muhabbeti vardı. Muhterem üstadımız herkesi severdi. Derece derecedir tabi.
-İstanbul'da böyle ehli ilim ehli takva şahsiyetleri ziyaret ederlermiş üstadımız değil mi efendim?
-Evet ederlerdi. Sonra bazı gelemeyenler olursa onu da hoş görürlerdi. Yani ben gittim de o gelmedi filan böyle bir düşünce mevzubahis olmazdı. Allah için gittiği için aramazdı, tekrar tekrar giderdi. Bilhassa bayramlarda gidilirdi.
-O zevatdan hatırladıklarınız var mı, kimlere gidilirdi efendim?
-O zevatın hepsi ahirete intikal ettiler. Evvela Sarıyer'de Hacı Nuri Efendi'ye uğrardık. O da Piri Ekmel efendimizin kıdemli halifesi. Oraya giderdik, ilk ziyaret orada olurdu. O da hüsnü ahlak sahibi zarif birisiydi. Hacı Nuri Efendi üstadımız için arkasından "o melektir" dermiş. "Melek sıfatlı Sami bey" diye sorarmış hep sorarken.
Ondan çıkılırdı Abdülhay Efendiyi, Yahya efendi dergahında ziyaret ederdik. O da ehli keşif birisiydi.
Hacı Cemal Öğüt Efendi'ye gidilirdi. Hakikatten Üstadımız onu çok severdi. Kendine göre bir hali vardı. "Biraz hafif vaaz ediyor" derlerdi fakat hususi hayatında çok mazbut bir insandı. Çok vakarlı... "Ben hanımlara böyle birşeyler söyleyebiliyorum" derdi. Evi Beşiktaş'ın oralarda bir yerlerdeydi.
-Biz Altınoluk için kerimeleri Hikmet Hanımefendi ile görüştük efendim.
-Evet. Evinde zeminden tavana kadar kitap doluydu. Hatta bir sıra kafi gelmemiş birkaç sıra yapmış. Elhamdülillah onları Yüksek islam Enstitüsüne vakfetti. Halbuki hiç bir hocaefendi kitaplarını vaktiyle vakfetmediler. Vefatlarından sonra da eridi gitti kütüphaneleri.
Mesela muhaddis Bekir Haki Efendi "yeni bir kitap çıktı mı, aman isterim" derdi. Mısır'dan, Hicaz'dan filan getirirdik, çok sevinirdi. Onun oda dolusu kitabı kaldı, gitti. Bekir Haki Efendiye de gidilirdi ara sıra. Bayramlarda hayli yerler dolaşılırdı.
Oradan çıkardık Şişli'den, Beyoğlu'ndan, Eyyüb Sultan'a Şefik Arvasi Efendiye giderdik. Sultanahmet Camii imamlığını yaptı. Nur gibi, hakikaten sevilecek bir insandı. Çok bağlı birisiydi. Üstazımız "Ben yüzlerce meşayih gördüm -kendisi de Kadiri Şeyhiydi- fakat bu zata karşı sevgim başka" derdi.Hastalandığı vakitlerde ne zaman üstadımız ziyarete gitse yataktan kendini aşağı atar, aşağıda otururdu. Sonra bizim ihvana çok sevgisi vardı. Kim gitse namaz vakti olursa hemen onu imam yapar, kendi ona icabet ederdi. Çok değerliydi. Sizler Sultanahmet Camiinden bilirsiniz belki.
-Yetişemedik efendim.
-Bize de sanki dün gibi geliyor ama hayli zaman geçmiş...
-O zamanın büyükleri birbirlerini seviyorlar değil mi efendim?
-Tabi birbirlerini severlerdi. Sami Efendi Üstadımız sevilecek insandı hakikaten. Oradan çıkardık Çarşambalı Ali Haydar Efendiye. O da evvelce ehli ilim ama tasavvufa karşı imiş. Zaman gelmiş bu sefer Allah'ın izniyle karşı çıkmayanlardan olmuş. Kendisi de ders verirdi. Üstadımız bayramlarda ziyaretine giderdi.
-"Eee Sami efendi gizle bakalım kendini, gizle kendini. Görünüşte kendi halinde bir insan gibisin ama..." derdi.
-Hatta o kadar tutkundu ki "Ben ölürsem cenazemi bu zat kıldıracak" derdi. Üstadımız bir müddet Şam'a gittiğinde üzülmüş, "madem gidecek hiç olmazsa yerine birisini tayin etse, namazımı o kıldırsaydı" demiş. O kadar meraklı. 60 senesinde vefat etti. Üstadımızın da hiç namaz kıldırmak adetleri olmadığı halde taze bir abdest aldılar, Ali Haydar efendinin cenaze namazım kıldırdılar. Vefatlarından sonra müridlerin intisabı için Sami Efendiyi işaret ederlerdi.
-Ziyaretler bayram ziyareti idi ama, ne yapılırdı, nasıl tebrikleşilirdi?
-Neşeyle, samimiyetle musafaha edilirdi. 15-20 dakika kadar oturulur, bir çay veya kahve içilir, izin alınırdı.
-Ziyaret edilenler arasında Süleyman efendi var mıydı efendim Kısıklı'daki? Vardı. Son zamanlarda ona da birkaç defa gidildi." "Şeyh baba hoşgeldin ben senin ziyaretine gelemedim ama" filan derdi. "Şeyh baba" derdi üstadımıza, o da onların en büyük itibarı. Yaradılışlar türlü türlü.
-İstanbul dışında birlikte ziyaret edilmiş kimse var mıydı efendim?
- İstanbul dışına pek gidemedik.
- Bolu'daki Muhyiddin efendi acaba?
-Bolu'daki Muhyiddin efendi üstadımızı ziyarete gelirdi daha ziyade. O da yaşlıydı. 93 yaşında vefat etti. Devam edip gidemediler. Bursa'ya gidildiği zaman Emir Buharî hazretleri, Üftade hazretleri, İsmail Hakkı hazretleri bu üçü muhakkak ziyaret edilirdi.
Efendim çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun. Yorduk sizi.
Estağfirullah. Fakir daha güzel şeyler vermek istiyordum. Ama...
Çok güzel şeyler tesbit ettik efendim. İnşaallah hem biz, hem okuyucularımız çok istifade edeceğiz.
Biz beraber bulunduk ama onun kıymetini bilemedik. Haznemiz boş geldik boş gidiyoruz. Artık Rabbımız affeder inşaallah.
Efendim Sami Efendi Hazretleri Üstadımız bize büyük bir lütufda bulunmuş, sizleri bırakmış. Bizim için hakikaten büyük bahtiyarlık. Allah razı olsun, Allah uzun ömürler versin inşaallah.
Feridüddini Attar Hazretlerinden çok bahsederlerdi. Onun "Ben bir kuştum raz'da uçtum, bir av temin etmek için uğraştım fakat bulamadım, eli boş olarak tekrar gidiyorum" sözünü çok söylerdi Üstazımız.
Efendim biz boş gitmedikleri kanaatindeyiz. Altınoluk'u neşre başladığımızdan beri belki de bizim için en müstesna birgün oldu, lütfettiniz...
Üstadımız Mahmüd Samî (k.s.) hazretleri herşeyin zirvesindeydi. Bazı insan ibadet ehli olur, ibadet eder ama diğer konularda zirveye çıkamaz. Bazısı edeb ehli olur, bazısı nezaket ehli, bazısı muamelat ehli... Üstazımız her şeyde zirvede idi, her şeyde...
O kadar gayürdu ki üstazımız, bütün gayesi Mehdi Rasûl'e kavuşup, hizmet etmekti. Böyle sabırsızlıkla bekledi. Hatta bir ara 1978 yılında Medine'de Yusuf amcaya emanet altın vermişti. Zahiren bir mürşidi kamilin altınla ne alakası vardı. Meğerse o altınları o büyük zat gelirse ona yardım etmek için, icap eden yere harcanmak üzere vermiş. O altınlar Cevad Bey'de şimdi.
İşaretlere göre arap soyundan olacak ismi Muhammed olacak, babası Abdullah olacak. Ama burada bile yer gök Mehdi. Türkiye'de filan artık sayısı belli değil. Hatta o kabul etmeyecek, ısrarla "Evet sen "O" sun" denilecek.
Mehdi Rasûl'ün bütün tabîleri aşerei mübeşşere meşrebli olacakmış. Aşerei Mübeşşere'ye bakıyoruz hepsi değerli ama hepsinin meşrebi tamamen, ayrı. Cenabı Hakk'ın ulûhiyetinin alameti. Onlar da Türk olacak Allah'ın izniyle. Ben de "efendim sizin de herhalde büyük bir vazifeniz olur" dedim. Öyle konuşmam ama ağzımdan bir kere kaçtı. "Yok yok nefer olarak çalışacağız" buyurdular. Bütün gaye ne baş ne alt olmaktır, gaye hizmettir. Ümidle öyle bekledi. Zamanı da belli değil, belki yarın belki yarından da yakın, belki de bir asır sonra. Çünkü yakının bir zamanı yok. Veysel Karanî Hazretleri "kıyamet yakın" buyurdular. 1400 sene evvel kıyametin yakın olduğunu söylediler. Yakının bir ölçüsü var mı? Yok. Madem bir nihayeti var, her gelecek yakındır.
Zaten o büyük zat gelmeden de Allahu alem bu dünyanın nizamı düzelmeyecek kolay kolay...
İkibinli yılların neler konuşacağını, neler edeceğini pek bilmiyoruz ama inşaallah gelecek nesillere sizden güzel izler kalır, efendim. Allah razı olsun.
Devamı Gelecek Sayıda