Kadere Rıza Göstermek-2-

Kadere Rıza Göstermek-2-

Benî İsrail'de uzun zamandan beri ibadetle meşgul olan bir abid vardı. Bir gece, rüyasında "Cennetde senin arkadaşın filan kadındır" dediler. İbadetini görmek için onu istedi. Farzlardan başka ne gece namazı ne de nafile orucunu gördü:

- Senin amelin nedir? Bana söyle dedi.

- Gördüğün kadardır, diye cevab verdi. Fazla ısrar edince nihayet hatırladı ve:

- Bende bir haslet vardır, o da şudur dedi: Başıma bir bela gelse veya hastalansam, kurtulmağı hiç istemem. Güneş altında olsam, gölgeye gitmek istemem, Allahü Teâlâ'nın yaptığına razı olurum.

Abid bunu düyunca elini başına koydu. Ve bu büyük haslettir, dedi.

Cüneyd Bağdadî, Seriyyü's-Sakatî kuddise sirruha:

- Muhib (seven) acı duyar mı? diye sordu.

- Hayır, dedi.

- Kılıçla kesilse, yine duymaz mı? dedi.

- Hayır, bir defa değil yetmiş kılıç vursalar gene duymaz, dedi.

Bişr-i Hafi buyurur ki:

- Bağdat'ta bir kimseye bin değnek vurdular ağzından ses çıkmadı. Niçin feryad etmedin? dedim.

- Sevdiğim hazır idi. Beni görüyordu, dedi.

- O azametli maşuku (sevgiliyi) görsen ne yapardın? dedim. Feryad edip canını teslim etti.

HAYIR ALLAH'IN DİLEDİĞİNDEDİR

Kur'an- Kerim'de Yusuf aleyhisselama bakan kadınların,onun güzellik, azamet ve celalinden, ellerini kestikleri halde acısından haberleri olmadığı bildirilmektedir.

Mısır'da kıtlık olmuşdu. Aç olanlar Yusuf aleyhisselamı görmeğe gider açlıklarını unuturlardı. Bu mahlukun güzelliğinin tesiridir. Her şeyi yaradan Allahü Teâlâ'nın güzelliği, bir kimseye gösterilir ise belaları duymamasına niçin şaşılsın?

Sahrada oturan bir kimse vardı. Allah'ın her hükmettiğine, bu hayırlıdır, derdi. Eşyasını kollayan bir köpeği vardı. Yükünü yüklediği bir de merkebi vardı. Bunları uyandıran bir de horozu vardı. Aç bir kurt gelip merkebi parçaladı. Bunda bir hayır var, dedi. Horozu da köpek öldürdü, yine bunda bir hayır var, dedi. Köpek de başka bir sebeple öldü. Yine bunda bir hayır var, dedi. Hanımı ve çocukları üzülerek, her ne olursa bunda da bir hayır var diyorsun, bu ne biçim hayırdır?

Ellerimiz, ayağımız bunlar idi. Hepsi öldü, dediler. Belki hayır, bunlarda olur, dedi.

Ertesi gün kalkdıklarında etrafında bulunanları merkep, horoz ve köpek sesleri sebebiyle hırsızların bulup mallarını alıp, kendilerini de öldürmüş olduklarını ve bunlarınkiler öldüğü için kendilerini bulamadıklarını gördü.

Allahü Teâlâ'nın işi karşısında (bunda bir hayır var) demenin hikmetini anlamadın mı? dedi. (Kimyayı -Saadet'ten)

İbrahim Edhem kuddise sirruh duasında tereddüt etmişti. Bu sırada gözlerine uyku bastı. O esnada hatiften gelen bir sesle kendisine şöyle denildi.

Ey İbrahim de ki:

- Allahım, beni senin takdir ve hükmüne razı olanlardan eyle! Senin belalarına sabretme gücü ver. Senin nimetlerine şükretmek nasib eyle! Senden, nimetlerinin tamamını, vereceğin afiyetin devamını ve senin sevginde sebatımı isterim.

Abdülkadir Geylani kuddise sirruh buyurur:

- Allah'dan onun rızasından gayrı bir şey isteme. Onun rızası dahilinde, helal kazanç iste, helal yiyecek, giyecek ve içecek iste. Alın terinin ve helal kazancının haricinde şeylere talip olma. Allah'ın emirlerinden kaçma. Ona kendisinden dünyalık talebinde bulunmak gayesiyle ibadet etme. Yalnız onun rızası için ibadet et.

Risale-i Kuşeyri'de nakledilmiştir ki Mûsâ aleyhisselam:

- Ya İlahi! Sen Ademi kudret elinle yarattın. Ona türlü türlü keramet verdin sana nasıl şükreyledi? diye sordu. Hak Teâlâ ve Tekaddes hazretleri:

- Adem, o kerametlerinin hepsini benden bildi, dedi. Mûsâ aleyhisselam:

- Ya Rabbi! Beni bir amele kılavuz kıl ki, onu işlediğim zaman benden razı olasın! Hak celle ve ala hazretleri:

- "Ya Mûsâ! Benim rızam, senin rızandadır. Yani benim kazama sen razı olursan, ben de senden razı olurum" buyurdu.

Eşref-i Rumî kuddise sirruh buyurur:

- Allahü Teâlâ'nın Resûlüne bakarak onun gibi fakirane yaşayışı tercih edenlerden birisi de Hazreti Ebû Bekir'di. Hazreti Ebû Bekir çok zengin idi. Varını yoğunu Hak yoluna verdi. Kendisini kendi arzusu ile fakir eyledi. Gördü ki bu dünya malına rağbet edip, Allahü Teâlâ'nın yolundan uzaklaşmak akıl kârı değil. Böyle düşünen Hazreti Ebû Bekir varını, yoğunu Allah yoluna feda eyledi.

Hazreti Ebû Bekir kırk bini aşikare ve kırk bini gizli olmak üzere Allah'ın Resûlüne (sallallahu aleyhi ve sellem) seksen bin altın verdi. Ondan sonra da muhtelif yerlere o kadar çok mal verdi ki, kendisine hiç bir şey kalmadı. Kendisi bir eski aba içinde kaldı. Ve bu eski abanın deliklerinden mübarek gövdeleri görünürdü. Ve bu kıyafetle, sokağa çıkılamayacağından, Hazreti Ebû Bekir bir defasında on gün evden çıkamadı. Hazreti Fatıma, Hazreti Ebû Bekir'in elbisesizlikten, Resülullah'ın huzurlarına gelemediğinin farkına vardı. Ve Hazreti Ebû Bekir'e bir elbise gönderdi. Bunu giyip sokağa çıksın diye. Hazreti Ebû Bekir, kendisine gönderilen elbiseyi giyip sokağa çıktı. Ve ağır ağır yürüyerek, Rasülullah'ın huzuruna vardı. Allah'ın Resulü bu esnada bahçede, hurma ağaçları arasındaydı. Amma Hazreti Ebû Bekir'den evvel Cebrail aleyhisselam geldi. Cebrail aleyhisselamın üzerinde eski bir aba bulunuyordu. Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Cebrail aleyhisselamın bu kıyafetine hayret etti. Çünkü Cebrail aleyhisselamı bu kıyafetle hiç görmemişti. Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

- Ya Cebrail! Seni böyle kıyafette hiç görmemiştim. Bugün ise neden icab etti de aba giydin? Cebrail aleyhisselam dedi ki:

- Ebû Bekir aba giydiği için, bu gün gökteki meleklerin hepsi emrolunduğu gibi aba giydiler. Allahü Teâlâ selam eder ve buyurur ki:

- Ebû Bekir kulumdan sorsun, Ben ondan razıyım, o da benden razı mıdır?

Hazreti Ebû Bekir bu hasleti, bu mertebeyi dünyayı terk edip, fakirliği tercih etdiği için bulmuştu. Bu hadiseden açıkça anlaşılıyor ki fakirliği ihtiyar edip dünyadan uzaklaşmak, Allahü Teâlâ'nın rızasına sebep olmaktadır.

İKİ HASLET

Ebû Abdurrahman, Enes Radıyallahu anhden rivayet eder:

Rasûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:

- Kıyamet günü olduğu vakit, Allahü Teâlâ ümmetimden bazılarında kanatlar yaratır ve mezarlarından kalkıp doğruca cennete giderler. Orada enine boyuna uzanır, yer içer ve diledikleri gibi zevk u sefa ederler.

Melekler:

- Hesab gördünüz mü? derler. Onlar:

- Hayır hesab görmedik, derler. Melekler:

- Sırat köprüsünü geçtiniz mi? derler. Onlar:

- Hayır Sırat filan görmedik ve geçmedik, derler. Melekler:

- Cehennemi gördünüz mü? diye sorarlar. Onlar:

- Hayır Cehennem diye bir şey görmedik, derler. Melekler:

- Siz hangi peygamberin ümmetisiniz? diye sorarlar. Onlar:

- Muhammed aleyhisselamın ümmetindeniz, diye cevab verirler. Melekler:

- Allah aşkına sizin ameliniz ne idi? Onu bize anlatır mısınız?

- Bizler iki haslet sayesinde bu mevkie yükseldik, derler. Melekler:

- O hasletler ne idi? diye sorarlar: Onlar:

- Yalnızlıkda Allah'dan utandığımız için isyan etmedik. Bir de Allahü Teâlâ'nın bize taksim ettiği az da olsa ona rıza gösterirdik, derler.

Bunun üzerine melekler:

- O halde bu sizin hakkınızdır, diye karşılık verirler. (İbn Hibban Zua'fa. İhya-u Ulum)

Bir kudsî hadisi şerifde Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri buyurur:

- Hayrı ve şerri yarattım. Hayır için yarattığım ve hayrı kendi ellerinde icra ettiğim kimseye müjdeler; şer için yarattığım ve kötülükleri kendisine yaptırdığım kimseye de yazıklar olsun. Tekrar tekrar veyl ve yazıklar da, "Niçin ve Nasıl" diyenlere olsun?" (İbn Şahin Ebû Umame'den, İhya'dan)

Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh:

- Ateşin bir yerini yalayıp yakması, olan bir şey için "Keşke olmasaydı", olmayan bir şey için de "Keşke olsaydı" demekten benim için daha ehvendir, buyurmuştur.

Zübeyr radıyallahu anh'ın oğlu, Urve ayağındaki bir yaradan sebeb, dizinden aşağısını kestirdi. Sonra da:

"- Ayağımın yalnız birisini benden alan Allah'a hamdederim. Zira dileseydi, ikisini de alırdı, İbtila etdi ise de afiyet verdi" dedi ve o gece virdinden geri kalmadı.

İmran b. Husayn midesinden rahatsızlanmıştı. İshale yakalanmış, otuz yıl sırt üstü yatmış; ne oturabiliyor ve ne de ayakda durabiliyordu. Kendisine hurma dallarından bir somya yapmışlar, orada hacetini yapacak bir de boşluk bırakmışlardı, hacetini orada görürdü, Mitraf ile kardeşi A'la ziyaretine gittiler. Mitraf onun bu halini görünce ağladı. İmran:

- Niçin ağlıyorsun? deyince Mitraf:

- Senin haline ağlıyorum, dedi. İmran:

- Ağlama! Ben sana bir şey anlatayım. Fakat ben ölünceye kadar onu kimseye söyleme. Melekler benim ziyaretime gelir, bana selam verirler. Ben onların selamını duyar ve onlarla ünsiyet ederim. Onların ziyaretinden bu derdin bir ukubet değil, belki büyük bir nimete vesile olduğunu anlarım. Böyle bir ibtila halinde bunu müşahede eden kimse, bu belaya razı olmaz mı? dedi.

Sa'd b. Ebi Vakkas radıyallahu anh'ın gözü görmez olmuş bir halde, Mekke'ye geldiğinde, Mekke halkı etrafına toplanarak, biri "Bana dua et" diğeri "Bana dua et" deyip duruyor ve o hepsine dua ediyordu. Çünkü Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, onun duasının kabul olmasını Allahü Teâlâ'dan dilemişti. Bu bakımdan duası makbul idi.

Abdullah b. es-Saib diyor ki:

- Ben genç idim. Bir ara ona yaklaştım ve kendimi tanıtmağa çalıştım. Beni tanıdı ve:

- Sen Mekke'nin en iyi okurlarından birisin, buyurdu. Ben de:

- "Evet" dedikten sonra bir ara:

- Amca senin duan makbul, herkese dua edip duruyorsun. Kendin için dua etsen de gözlerin açılsa olmaz mı? dedim. Sa'd gülümseyerek:

- Oğlum! Allahü Teâlâ'nın, benim hakkımdaki bu hükmü gözümün görmesinden benim için daha güzeldir, buyurdu.

Bişr-i Hafi kuddise sirruh buyurur:

- Gençliğimde Abadan'a gitmiştim. Cüzzamlı kör bir adam ile karşılaştım. Sar'ası tutmuş, karıncalar vücuduna üşüşmüş, etini yiyorlardı. Başını kaldırdım, kucağıma aldım. Ayılması ve kendisi ile konuşmamı bekledim. Ayıldığı vakit:

- Benimle Rabbım arasına giren bu boş adam kimdir? Rabbım beni parça parça yapsa, benim ona ancak sevgim artar, dedi. Bişr devamla:

- Artık ondan sonra, kul ile Allah arasında gördüğüm hiç bir hikmeti inkar etmedim. Niçin böyle oluyor? demedim.

Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:

- Kalbinizle Allah'dan razı olunuz ki, yoksulluğunuzun mükafatını alasınız, aksi halde alamazsınız.

MEVKİİNİ BİLMEK İSTERSEN

Mûsâ aleyhisselamdan gelen bir rivayette;

İsrail oğulları Mûsâ aleyhisselama:

- Rabbına sor, bizden ne ile razı olursa, biz de onu yapalım, dediler. Mûsâ aleyhisselam:

- Allah'ım bunların isteklerini sen bilirsin, deyince, Allahü Teâlâ:

- Onlar benden razı olsunlar ki, ben de onlardan razı olayım.

buyurdu.

Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurur:

- Allah katındaki mevkiini bilmek isteyen, Allah'ın kendi indindeki mevkiine baksın! Zira Allahü Teâlâ kulunu, kulunun, kendisini indirdiği mevkie indirir." (Hakim)

Kulun Allah'a karşı bağlılığı ne nisbetde ise, Allah katındaki mevkii de o nisbetdedir.

Davûd aleyhisselamın bildirdiğine göre, Allahü Teâlâ:

- Benim dostlarıma ne oluyor ki, onlar dünyalığı düşünüyorlar? Halbuki dünya düşüncesi, benim münacaatımın zevkini giderir. Ey Davûd! dostlarımdan istediğim, tamamen ruhanî olup, dünyalık için gadab etmemeleridir.

Abidlerden birisi "işlediğim büyük bir günah sebebiyle, altmış yıl ağladım ve günahımın afvı için özel ibadetler yapdım" dedi.

- Bu büyük günahın ne idi? diyenlere:

- Bir defa bir şey için "keşke olmasaydı" dedim, dedi. Yine seleflerden biri:

- Vücudunun makaslarla dilim dilim kesilmesi Allahü Teâlâ'nın kaza ettiği bir iş hakkında "Keşke böyle olmasa demekden benim için daha ehvendir" dedi.

Zeyd bin Abdü'l-Vahid'e:

- Burada elli yıldır ibadet eden bir adam vardır, dediler. Abdü'l-Vahid abidin ziyaretine gitdi ve:

- Bu amelinle, kanaat, ünsiyet ve rıza makamlarına yükselebildin mi? diye sordu. Adam:

- Hayır, hiç birine yükselemedim, diye cevab verdi. Abdü'l-Vahid:

- Ya ne oldu? diye sorunca abid:

- Azalarımla fazla namaz kıldım. Oruç tutdum, dedi. Abdü'l-Vahid:

- Kusura bakmaz isen ben sana söyleyeyim, kalbin kapalı olarak amel ettin. Bunun için sen ancak ashab-ı yeminden olabilirsin, dedi.

Dinde, noksanlık olan şeylere mutlak suretde rıza birşey ifade etmez, değeri yoktur. Ancak Allahü Teâlâ'ya izafetle ona rıza gösterilebilir.

ÜÇ HASLET VAR Kİ

Şu üç makamın hangisinin üstün olduğunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Bunlar da şunlardır:

1. Bir an evvel Allah'a ulaşmak için ölümü sevmek.

2. Daha fazla ibadet edip yaşamağı değerlendirmesini sevmek.

3. Allahü Teâlâ'nın takdirine rıza gösterip susmaktır.

Bu mes'ele ariflere intikal ettirildi. Ariflerden birisi:

- En iyisi mukadderata rıza gösterip susmasını bilendir. Çünkü boş laflardan kaçınan böyle bir görüşe sahib olur, buyurmuştur.

Birgün Süheyb, Süfyan-ı Sevri ve Yusuf b. Esbat hazeratı bir araya toplandılar.

Süfyan Sevrî kuddise sirruh buyurdu ki:

- Bu ana kadar ani ölümden hoşlanmazdım. Fakat şimdi bir an önce, ani ölümü tercih ediyorum. Yusuf b. Esbat kuddise sirruh buyurdu:

- Niçin? Süfyan Sevri:

- Fitneden korktuğum için. Yusuf bin Esbat:

- Fakat ben böyle düşünmüyorum, ben fazla yaşamaktan hoşlanıyorum.

Süfyan Sevri niçin? diye sorunca Yusuf:

- Belki bir gün olur tevbe eder ve salih ameller işlerim de, onun için, dedi. Sonra Süheyb'e hitaben:

- Sen ne dersin? diye sorduklarında Süheyb:

- Ben bir şey diyemem, Allahü Teâlâ hakkımda neyi takdir etti ise, ben onu sever ve kabul ederim, deyince Süfyan Sevri kuddise sirruh:

- Kabenin Rabbına yemin ederim, bu adam ruhanîlerden ve maneviyat adamlarındandır. Söylediği doğrudur, diyerek onun alnından öptü.

DUA VE TESLİMİYET

Duaya gelince:

Dua, sahibini rıza makamından çıkarmadığı gibi, günahı çirkin görmek, günahlara ve günah sebeplerine kızmak, iyiliği emredip, kötülükleri men etmekle, isyanı ortadan kaldırmağa çalışmak da rızaya münafi değildir. Kendini beğenen bazı mağrurlar, bu hususta aldanmış, isyan fücur ve küfrün, Allahü Teâlâ'nın kazası ile olduğuna göre, bunlara razı olmanın vacib olduğunu sanmışlardır ki, bu şeriatın esrarından gaflet ve bir nevi cehalettir.

Peygamber-i izam hazeratının ve Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin pek çok dua etmeleri, bunun en büyük delilidir. Halbuki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin makamı rıza makamının çok fevkinde idi.

Bazen güzel sesli bir müezzinin okuduğu ezan dinleyeni gaşyeder, mest eder. O lahütî sedanın tesiri insanın en derinliklerine kadar işler takatsiz, hareketsiz bırakır. Buna rağmen gayret gösterip müezzinin okuduğu ezanı lisanen tekrarlamak gerekir. Ben bunda huzur buluyorum diyerek, sarfı nazar etmek muvafık değildir. Çünkü bunun faziletine agah olarak muhterem üstazımız Mahmud Sami hazretleri, Salihlerin tatbik etdikleri bu adabın fezailini aynen tatbik ederlerdi.

Bazı kişiler de huzurları bozulması korkusuyla halka karışmak ve hizmet etmekden imtina etmektedirler. Bu da nefsin tuzaklarından biridir, asıl hüner hem duaya ve hizmete devam etmek, hem de Rabbımızla ünsiyet halinde olmakdır.

İnsan-ı Kamil dua etmez, sözünü şöyle tahlil ederiz.

İnsan-ı Kamil Allahü Teâlâ'nın varlığında beka makamına vasıl olmuştur. Telvin halinden hali istikrar bulmuştur. Her hattı hareketi Cenab-ı Hakk'ın istediğine uygundur.

Dua etmezlerden maksad, nefisleri için fazla telaş göstermeyib, ümmeti müslimînin selahı ve felahı için dua ve kendileri için istiğfar ederler, bilhassa Allahü Teâlâ'yi öğen ve yücelten ayetlere dualara devam ederler.

Buna şeriatın emri ve Allahü Teâlâ'nın rızasını kazanmak için ısrarla devam ederler.