Yirminci asrın ışık saçan merkezlerinden birisi de hiç şüphe yok ki Tahir-ül-Mevlevî efendi idi.1294 hicrî, ramazanın beşinci günü, miladi 1877 Eylül'ünde İstanbul'da dünyaya gelmiş, 1951 'de de hayata gözlerini yummuşdur. Pederi Elhac Mustafa Safvet bey de İstanbulludur. Validesi Emine Emsal hanımdır.
Haldun bey isminde çok kıymetli, öğretmen bir ahbabımız vardı. Ara sıra buluşurduk. Zamanla birbirimizi çok sever hale geldik. Çünkü onu diğer meslekdaşlarından ayıran fark, diyaneti ve milliyet severliği idi.
İyi ile ülfet eden, onun iyilik ve hüsn-ü halinden istifade eder. Fakirin Tahir-ül Mevlevî efendi ile tanışmamıza ve sohbetlerinden istifade etmemize o vesile olmuşdur. Fırsat düşdükçe o yüksek seviyeli, ahlak-ı hamide sahibi bu zatı ziyaret eder, sözlerinden,ahlakî, tarihi, edebi sohbetlerinden nasibimi alırdım.
Şehremini semtinde, mütevazı bir evde imrar-ı hayat ediyordu. Zengin bir gönüle sahibdi. Misafirperverdi. Evi ziyaretçilerle dolar dolar boşalırdı.
Evinin uzunca müstatil bir odasında ziyaretçileri kabul ederdi. Odanın dört tarafı, yerden tavana kadar pek nadide kitablarla dolu olup, yer minderleri odanın mobilyasını teşkil ederdi.
Misafirleri ile on, on beş dakika, hasbi halden sonra yanında bulundurduğu, küçücük tokmağı, misafirlerin adedi miktarınca ağır ağır, yavaş yavaş yere vururdu. Beş on dakika sonra, mevsimine göre, misafirlerin mikdarı kadar çay, kahve yahut soğuk meşrubat ikram edilirdi.
Vaktin nasıl geçtiği bilinmezdi. Çünkü onun üzerinde Mevlevîliğin nezaket ve vakarı gözükürdü. İbadetlerini büyük bir itina ile ifa eder, Cenabı Hakk'ın yasakladığı şeyler kat'iyyen kendisinde görünmezdi.
İzahlarını gayet leyyin, tatlı bir uslub ve lisanla değerlendirmesini bilirdi.
Şairdi, edibdi, geniş tarihî malumatı vardı. Osmanlıca'ya, Farsça'ya, daha sonra kısa bir zamanda öğrendiği Fransızca'ya vukufiyeti vardı. Altmışdan fazla eseri vardır. Mir'at-ı Hazretin Divançe-i Tahir, Edebiyat Lügati, Şeyh Şamil'in gazevatı, Ezga Emiri Abdurrahman Han, Hazreti Peygamber ve Zamanı, Müslümanlıkda İbadet Tarihi, On ikinci ve on asır şairlerin Divan Kataloğu, Türk İslam sahifelerinden, Fuzuli'ye Dair, Bakiye Dair, Siyer-i Peygamberî, Tarih-i Enbiya eserlerinin bir kısmını teşkil eder. Eserlerinin yarısı basılmış, yarısı basılamamıştır. Bilhassa Mesnevî tercümesinde çok muvaffak olduğu fakat ömrü vefa etmeyip yarıda bıraktığı söylenir.
Merhumun cenazesinde fakir de bulundum. Mezarlık hayli uzak olmasına rağmen, omuzlar üzerinde götürülmesi muvafık görüldü, hayli bir cemaat vardı. Cemaat ikiye ayrıldı. Bir kısmı bu zat hayatda iken sessizliği severdi, dediler. Hem de İslamî yönden sessizce edeb üzere cenaze naklinin daha uygun olduğu kanaatinde idiler. Diğer kısmı ise, "hayır! bu zat hayatda iken İslami bir hayat yaşardı. Bu bakımdan kelime-i tevhid getirerek, ahiret yolcusuna son vazifemizi yapmalıyız" iddiasında idiler.
Birinci kısım sözlerinin tesir etmediğini anlayınca susmağı tercih ettiler.
İkinci kısım ise:
- Haydi delikanlılar! Yüksek sesle kelime-i tevhid getirelim dediler ise de, kimse mukabele edemedi, sebebi ise maalesef kelime-i tevhidi gençler arasında, hemen hemen hiç bilen yoktu. Bu hazin hadiseyi kavrayan cemaatden birisinin - Haydi, "Allah Allah" diyelim diye seslenmesi üzerine kısm-ı azamı teşkil eden gençler tarafından "Allah Allah" denilerek kabristana gelindi ve bütün ömrünü vatana dine hizmette geçiren bu ahlak numunesi ilim deryası Rabbı'sına kavuşdu.
Tahirül Mevlevî gençliğinde henüz 18 yaşında iken hocası Es'ad efendi delaletiyle, İskenderiye, Kahire, Süveyş, Yanbu tarîkiyle Medine-i Münevvere, Ravza-ı Mutahhare ve Hücre-i Muattara ziyaretiyle müşerref olmuş, yine Yanbu Cidde yoluyla Mekke-i Mükerreme'ye giderek Ramazan-ı Şerifi orada çıkarmış. Hacdan sonra da İstanbul'a dönmüştü. Daha sonra Mevlana hazretlerinin türbesini ziyaret etmek için, Eskişehir, Afyon yoluyla Konya'ya gitti. Bir müddet orada kaldı.
Bazı devlet memuriyetlerinde bulundu. Tahirul Mevlevî yüksek ahlak sahibi, daima fakirlerin, kimsesizlerin yardımına koşmuş, dünyaya kıymet vermeyen alicenab bir şahıstı. Kendisi ile ülfet edenler, onun güzel ahlakından ve sözlerinden istifade ederler, yanından ayrılmak istemezlerdi. Hülasa kamil bir insandı.
Allah-ü Telâla, öbür alemde de sevdikleriyle beraber eylesin!
Sayın Sadi Aytan'dan
Tahir-ül Mevlevî, divan edebiyatının en son mümessillerinden biri idi. Bu gün hemen hemen müntesibi kalmamış olan bu sahada geniş bilgisinin muhassalasını (Edebiyat Kamusu) ismindeki çok kıymetli bir eserinde toplamıştır ki, bunun basılması memleket ilim ve irfanı namına ne kadar şayan-ı arzudur.
Merhum çok ince ruhlu bir şair olmakla beraber, eşsiz bir muallimdi. Takrirleri esnasında güzel fıkraları ince nüktelerle talebesine dinletir, en ağır bahisleri bile hemen orada öğretirdi. Süleymaniye ve son zamanlarda Laleli Camiindeki (Mesnevî) derslerine devam edenler, ne kadar açık bir lisan, ne kadar güzel bir ifade ile, tasavvufun en derin bahislerini izah ettiğini görmüşlerdir. Meclisinde bulunanlar İslam tarihine, tasavvufa ve edebiyat tarihine dair bilmedikleri bir şeyleri öğrenir, vaktin nasıl geçtiğini anlayamazlardı. Sohbetine doyum olmazdı.
Merhum; yetmiş beş senelik hayatının elli yılını tetkik ve tetebbuatda bulunarak, bildiklerini, usanmadan bıkmadan ve hiç bir maddî menfaat gözetmeden öğretmek ile geçirerek, memleket ilim ve irfanına çok büyük hizmetlerde bulunmuştur.
Bizde bazı kıymetli bilginler, talimi eserler neşretmek istemediklerini ve bilgilerini kıskandıkları için bazı sahalarda geri kalmamıza sebep olmuşlardır. Halbuki yukarda saydığımız eserlerinde görüleceği veçhile, Tahir-ül Mevlevî, hiç bir vakit bildiklerini öğretmekten çekinmemiş bunu milli ve dînî bir vazife telakki etmiştir.
Vefatından bir sene kadar evvel, neşri kararlaştırılan İslam'ın Nuru dergisi için kendisinden, hem makale yazması, hem de kütüphanesindeki, o kıymetli kitaplardan istenilmesi, onu o kadar mesrur etmiştir ki, sevincinden gözleri yaşararak memnuniyetini izhar etmiş:
- "Alınız! İsterseniz hepsini alınız! Yeter ki bu çıkacak olan mecmuaya bir faidemiz olsun." buyurmuşlardır.
Ekseriya ilim adamları, canları gibi sevdikleri, kitaplarının bir tane olsun eksilmesine razı olmazlar, katiyyen bir tanesinin bile fotokopi edilmesine dahi izin vermezler.
Bu merhumun bu hareketini daima hatırlarım. Gönlünün ne kadar zengin ve hizmet aşkının ne derece ulvî olduğunu teemmül edelim. İsar ehilleri canlarından mallarından verirler ki, ancak bu hal Allah'ın sevdiği nadir kullarında tecelli eder.
Merhum Tahir-ül Mevlevî'nin cenazesi kabre götürülürken, o zamanın gençlerine: Haydi delikanlılar! yüksek sesle kelime-i tevhid getirelim.
Denildiğinde hiç bir cevap alınamamıştı. Sebebi, kelime-i tevhid getirmesini bilen içlerinde bir genç dahi yoktu. Halbuki bunlar Tahir-ül Mevlevî'nin sohbetlerine devam eden imanlı gençlerdi.
O zamanın itikadli gençleri böyle bilgisiz olursa, diğer güruhu ona göre tasavvur edelim. Allah Teala, Cumhuriyet devrinde milletin yüzünü güldüren Adnan Menderes'in başbakanlık vazifesini yüklenmesini vesile kıldı.
O zamanlar devletten vazife alanlar bol bol nutuk çekerlerdi. Fakat milletin menfaatine en ufak bir çalışmaları olmazdı. İslamî bilgilere en ufak bir müsamaha gösterilmezdi. Milli bayramlarda hep Osmanlı sultanlarının hıyanetinden bahsedilirdi.
Köylü bizim efendimiz, derlerdi. Halbuki köylü yoklukdan kıvranır, senelik altı lira yol vergisini bile veremezdi. Ayağında yamalı çarık, giydiği de lime lime olmuş kabak şayakdan ibaretti.
Yol yoktu, şehirlerde bile elektrik yoktu. Köylü araziyi bir kaç ayda eker, bir kaç ayda da hasat yapabilirdi. Çünkü traktör yoktu, biçerdöver yoktu, fenni gübre ve diğer malzemeler yoktu. Bu uzun müddet içinde az çok elde edebildiği mahsulü yel götürür, sel götürürdü. Şehirlilerin ve memurların da sıkıntıları eksik değildi. Halk hep tedhiş ve tehdit altında bulundurulurdu. Herkes istediği sözü söyleyemez, istediğini yapamazdı. Mahalle bekçileri bile devlet memuru mesabesinde olduğu için çok selahiyetli idiler. Halk onlarla geçimli olmak zorunda idiler. Çünkü onların ufak bir ihbarı insanı evinden çocuklarından ederdi. Yani gittiği yerden geri dönmezlerdi. Kur'an-ı Kerim okutmak, dini bilgiler vermek en büyük suçlardandı. Daha neler, neler? Tek parti devri kapanmış, Adnan Menderes devri başlamıştı. La Fortune gazetesinin merhum Turgut Özal'ı (Bir elinde Kur'an, bir elinde bilgisayar) diye vasfettiği gibi, merhum Adnan Menderes de aynı meşrebde idi. (Göğsünde iman, amelinde ihlas ve hakikat) vardı. İçi dışı aynı, ileriyi görüşte keskin anlayışı vardı. Halka karşı da merhameti sonsuzdu. Geceleri pek az uyur, hadiseleri yakından takip ederdi. Hulasa dinini, vatan ve milletini seven ve onlara hizmet etmek çabasında olan ciddi bir devlet adamı idi.
Büyük tesisler kurmak emelinde idi. Mevcut üç küçük çimento fabrikasına ilave olarak, on dört büyük çimento fabrikasının temelini attı. Bu, halka ve o devrin siyasilerine yersiz görünmüştü, hatta büyük tenkitler yapıldı. Hatta o devrin muhalif partilerinden çatlak sözler duyuluyordu. Bu ne cüretkarlık diye homurdanıyorlardı. Halbuki o, büyük Türkiye'nin sağlam temellere bağlanmasını, yani büyük çapta barajlar, fabrikalar, sanayi merkezleri kurmak, şehirleri baştan aşağı, geniş caddelerle donatmak, şehirlerle kasabalar hatta köyleri asfalt yollarla birleştirmek, ışıksız köylere elektrik, susuz köylere su götürmek, emelinde idi. Geceleri, İstanbul, Ankara caddelerini dolaşır asayişi ve imar hareketlerini takip ederdi. Huzuru, rahatı memleket hizmetlerinde buluyordu. Şehirlerde büyük ölçüde istimlak başlatıldı, İstanbul'daki o geniş çaptaki istimlaklerin enkazı sahil yoluna kullanıldı. Harici münasebetler de çok iyi ayarlanmıştı. Fatin Rüşdü Zorlu gittiği memleketlerden iyi haberler ve neticeler alıyordu. Memleket kalkınma halinde olduğu halde enflasyon yüzde beş yahut yedi arasında idi.
Adnan Menderes, nezaket, terbiye, tevazu ve tesirli konuşması ile tam bir İstanbul efendisi idi. Osmanlı hanedanına karşı büyük saygısı vardı. İhtiyacı olanlara adab üzere yardımda bulunur, yaşlıların duasını talep ederdi. Mahkemedeki hakim ve savcıların kaba ve bîedebane çıkışlarına en ufak bir öfke, tehevvür göstermez, fıtratındaki o yüksek haleti ruhiye ile (Hakim beyefendi müsaade buyurunuz da izah edeyim) diye söze başlardı. O kadar baskı ve tehditlere rağmen en küçük bir açığı görülmedi. Zengin ve asil bir aileye mensup olduğu için belki de devletin müsaade ettiği masrafları bile kendi kasasından yapıyordu.
Onun zamanında manevi eserlere de kıymet veriliyordu. Camiler, mezarlar, çeşmeler tamir edildi. Çoğu camiler Halk Partisi zamanında, kasten yıkılmış, satılmış, saman deposu olarak kullanılmış, hatta Uzun çarşıdaki bir camiyi bir ermeni kiralamış, camiyi boyahane yapmış ve minareyi de hela. Bunu görmüş çok üzülmüştüm. Eyüb Sultandaki o büyük mezarlık baştan aşağı tamir gördü. Hatta Adnan Beyin hususi yaptırdığı cam göbeğindeki yekpare halı camiye serilip, gür sesli müezzinler tarafından ezanlar okundu. Onun devrinde İmam Hatip liseleri, diğer liseler, Kur'an Kursları açıldı.
Memleketimize hizmeti dokunmayan ters idealli bir çok sahte kişiler, propaganda ile kahraman gibi yüceltilirler, hatta bir çok caddeler, stadyumlara ve mühim yerlere bunların isimleri konulur. Beri taraftan vatanını seven, gece gündüz demeyip fedakarane, hiç dinlenmeden hizmet edenler bazen ya hapse atılırlar, ya da idam edilirler. Bu işi içerideki ve dışarıdaki düşmanlar böylece büyük desise ve yalanlarla planlayıp tatbik ederler.
Ey bugünün münevver Türk gençliği!
Tarihini iyi öğren! Kütüphanelerdeki eski eserleri oku! Bilgini çoğalt. Eski Türk Osmanlıca harflerini bilmiyor isen, çalış öğren, bilhassa Kur'an-ı Kerim'i kolaylıkla okuyabilenler, beş altı ayda kolaylıkla öğrenebilirler. Zannedildiği gibi zor değildir. Cenab-ı Hakk'ın izni ile kısa zamanda istenilen netice elde edilir. Devlet kütüphanelerindeki onbinlerce ciltlik eserden yalnız üç beş müsteşrik istifade ediyor. Onlar da öğrendiklerini samimiyetle, tahrif etmeden yazdıkları eserlerde tebarüz ettirebiliyorlar mı?
Merhum Adnan Menderes'in ahirete intikalinden otuz üç sene geçmiştir. Bu büyük devlet adamı hakkındaki malumatınız hemen hemen hiç yoktur.
Eylül 1984' de Merhum Turgut Özal'ın şecaat ve gayreti ile yeni yaptırdığı türbesinde iki refiki ile yatmaktadır. Özal bu vefakarlık ve celadeti göstermiş olmasaydı, belki İmralı'da daimi olarak kalacaktı.
Kişi sevdiğiyle beraberdir. Yani merhum Turgut Özal da vefatından bir kaç hafta evvel onun yakınlarına defn edilmesini vasiyet etmiş ve bu vasiyet yerine getirilmiştir.
Eylül 1994'de anıt mezardaki istirahatgahında fatihalar okunacaktır. O gün o saatte sen de orada bulun ki, ona karşı minnettarlık vazifeni ifa etmiş olasın. Çünkü yine binlerce vatandaş onun dini ve memleketi uğruna şehit olduğuna şehadet eder.
Mehmed Akif Bey ne güzel demiştir:
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.