Hubeyb (radıyallahu anh)

Hubeyb (radıyallahu anh)

Udal kabilesi ileri gelenleri, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hazretlerine müracaat ederek Müslüman olmayı arzu etdiklerini, fakat kabilelerinde İslâmiyeti öğretecek kimsenin bulunmadığından, aşiret mensublarının putlara tapmaya devam etdiklerini ifade ile kendilerine vaiz gönderilmesini istediler.

Rasûlullah, (a.s.) de bu müracaatı kabul ederek, Udal kabilesine, ashâbın en seçkinlerinden bir mücahid grubunu gönderdi. Onların vazifesi, sadece Kur’an okuyub, İslâmiyeti anlatmakdan ibaret olduğundan yanlarına kılınç kalkan gibi harb malzemesi almamışlardı.

Fakat Mekke kâfirleri o güne kadar mertçe yapılan meydan savaşlarında, bir hayli küfür yoldaşlarını gaib ettiklerinden, işi kalleşliğe dökmüşler, kendilerine Kur’an okutmak için gelen bu masum insanları, birer birer kılınçdan geçirmek gibi bir zillete düşmüşlerdi.

İşte bu masum mücahid grubunun içinde Hubeyb ile Zeyd bin Desîne de vardı. Müşrikler onlara dokunmadılar; çünkü İslâm’ın bu iki kılıcı, daha evvelki harblerde, müşriklerin bir çok küfür arkadaşlarını er meydanına çağırarak, onlara layık oldukları dersi vermişlerdi. Onun için bu iki zatı götürüb habsetmeyi tercih ettiler. Tâ ki biriken intikamlarını, bütün müşriklerin iştirakleri ile ve büyük bir vahşetle alsınlar.

Hapsedildiği Hüceyr’in evinde, gününü beklemekde olan Hubeyb’de hiç korku ve telaş eseri görülmeyişi, müşriklerin dikkatinden kaçmıyordu. Devamlı namaz kılan Hubeyb’den bu kadar telaşsızlığının sebebini sordular, şöyle cevap verdi:

– “Bu iman davası kadar azametli bir dava yeryüzüne bir daha gelmeyecek ve bu dava uğruna ölenlerin şerefine denk bir şeref, daha dünyada vücud bulmayacakdır. Telaşa bunun için sebeb yoktur.”

Arkadaşı Zeyd’e Hubeyb’in nasihati şu idi:

– “Sakın üzülme, eğer müşrikler bizi öldürürler ise, bu Allah’ın rızasına ve bütün mü’minlerin duasına mazhar olacağımıza işarettir. Çünkü bundan sonra gelecek olan İslâm mücahidleri bizi örnek alırlar ve sırası gelince, İslâm’a hizmet yolunda feda-yı can etmenin dahi gerekdiğini, onlar da idrak etmiş olurlar.”

Nihayet beklenen gün gelib çatmışdı. Hubeyb’i görmek için toplanan müşrikler ona, Peygamberi inkâr ederse kurtulacağını, söylemişlerdi. Hubeyb müşriklere istihza ile bakmış:

– Ölümlerin en fecisini mi teklif ediyorsunuz? Ben iman etdim; iman nedir biliyor musunuz?” demişdi.

Yıllardır küfür ve dalâlet bataklığı içinde yuvarlanan böylesi inatçı kâfirler, imanın ne demek olduğunu nereden bileceklerdi? Onu Ten’im denen kumlu bir çöle götürdüler. Ve asacakları ağacın yanında -isteği üzere- iki rekat namaz kılmasına müsaade etdiler. Sonraları idam mahkumlarına kılmayı adet etdikleri bu namazı tamamladıktan sonra, Hubeyb -radıyallahu anh- müşriklere şunları söylüyordu:

– Eğer ölümden korkdu da namazı uzatdı, diyecek olmasa idiniz, şu namazı daha çok uzatmayı arzu ederdim; fakat iman edenin nazarında ölümün korkulacak bir şey olmadığını size göstermek için kısa kesmek mecburiyetinde kaldım.”

Darağacına çıktığı zaman;

– “Bu katlim iman ve İslâm davası için değil mi? O halde aslâ müteessir değilim. İslâm’a bir değil, bin Hubeyb feda olsun” ve sonra ilave etti:

– “Ya Rab! Mertçe karşımıza çıkmayıb da bizi arkamızdan vuran şu elleri baltalı, gözleri kanlı güruhu, kalleşliklerinden dolayı kahreyle!..”

Bu sırada kin ve gayzları son hadde çıkmış olan müşrikler, ellerindeki kargı ve sopalarla Hubeyb’in üzerine yürüdüler. Vücuduna inen her darbeye karşı:

– “İlâhî! Görüyorsun ya, canımı feda ediyorum. Ama imanımı asla!.. Rasûlü’ne selamımı tebliğ eyle ve O’na karşı olan muhabbet ve imanımın aslâ sarsılmadığından O’nu haberdar kıl!..” diye niyazda bulundu.

O sırada mescidinde bulunan Rasûlullah (s.a.):

– “Ve aleykumusselâm ya Hubeyb” buyuruyordu. Ashâb-ı kiram hazeratının:

– Ne var? diye sormaları üzerine:

– Müşrikler onu şehid etdiler. Fakat hakikatde o kazandı, buyurarak vak’ayı olduğu gibi ashâbına anlatıyordu.            İslâm Kahramanları-1, Sâdık Dânâ, s. 101-103