Çok sevdiğim bir imam efendi vardı. Bilgili, gayyur, hüsn ü ahlak ve fesahat sahibi idi. Hangi camie tayin olunsa, kendisini sevdirmesini bilir, oranın cemaatı bir hayli artardı. Hususi sohbetlere devam eder, oradan da kendisi tefeyyüz ederdi. Hal böyle devam ederken, yeyip içdiklerinin helal olmasına haklı olarak daha dikkatli olmağa başladı. Öyle zaman oldu ki bu bahisdeki taharrisi vesvese haline geldi. Yenilen içilen herşeye şübheli gözle bakmağa başladı. Sohbetleri terk etti. Hatta imamlık vazifesini dahi ihmale başladı. Çok zaman namazlarını arkadaşlarından birine terkedip Ümraniye gibi şehir dışı kasaplarından et temin ediyordu. İmamlık vazifesinin kudsiyetini takdir edemez hale geldi. Bilemiyordu ki, imamlıkdan aldığı o maaş kendisi için helal değildi. Halbuki bir insan aldığı vazifeyi ifa etmediği halde ondan aldığı ücret şübhesiz ki helal olamaz. En dikkat edilecek husus helal lokmadır. Bir insanın en ziyade dikkat edeceği husus, kazancının temiz, helal olmasıdır. Ne hikmet ise zamanımızda helal kazanca dikkat edilmiyor. Şeytan ehemmiyetliyi, ehemmiyetsiz gösterip, dikkat edilmeyecek küçük hususlara var kuvvetiyle yüklenmekdedir.
Hatta bir darbı mesel vardır. Zamanın insanları bir Allah dostundan izahat almak için:Çocuğumuzu nasıl terbiye edebiliriz demişler.
O da cevaben buyurmuş ki:
- Helal lokma yediriniz, sonra sokağa bırakıveriniz, Allahu Teala onu himaye eder.
Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden; Allahu Teala ve Tekaddes hazret-lerinin, peygamberan-ı izam hazeratına:
- Ey peygamberlerim! Helal yeyiniz ve salih iyi işler işleyiniz.
Yine müminlere de:
- Ey iman edenler, sizlere verdiğim rızıklardan helal olanları yeyiniz, emrini buyurduğu bildirilmiştir.
Yine Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:
"Uzaktan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerim göğe doğru uzatıp dua ediyor, ya Rabbi deye yalvarıyordu. Halbuki yediği haram, içdiği haram, gıdası hep haram, bunun duası nasıl kabul olur" buyurdular.
HELAL GIDA titizliginin BEREKETİ
Bir öğrenci bir yaz günü, sıcak bir havada, köye giderken çok susamışdi. Bir köye uğramış, hararetini gidermek için bir çiftlikteki elma ağaçlarından bir tane elma koparıp yemişdi. Bundan bahçe sahibinin haberi yokdu. Hayli zaman sonra aklı başına gelmişdi. Bu elmayı yemişdi ama sahibinin izni var mı idi? İzin istemiş olmasaydı acaba razı olur mu idi? Yediği elmanın ücretini verse alıp kabul eder miydi? Hayli üzülmüşdü, nihayet çiftlik sahibini bulmuş ve helallik istemişdi.
Gencin, yüksek seciyeli bir kişi olduğunu anlayıp takdir eden çiftlik sahibi gadablı bir şekilde:
- Hayır, kat'iyyen olamaz. Benim çiftliğimden benden habersiz olarak ne hakla elma alıp yeme cesaretini buldun! diye çıkışmışdı.
Genç helallik istedikçe, adamın öfkesi artıyordu. Yumuşayacağı yerde gittikçe sertleşiyordu.
Çiftlik sahibi, bu gencin istikamet ve ittikasının hayranı olmuşdu ama, duygusunu gizliyordu. Delikanlı özür dilekdiçe adam adeta kükrüyordu. En sonunda şu teklifi yaptı:
- Benim bir kızım var, gözü görmez, kulağı işitmez, dilsizdir. Oldukça da çirkindir, iyice düşün kararını ver, onunla evlenmeği kabul edersen, ancak o zaman hakkımı helal ederim.
Delikanlı özür diledikçe, muhatabı, benim şartım budur, tehdidinde bulunuyordu.
Sonunda delikanlı; "Kaderimde bu da varmış, takdir-i ilahi böyle tecelli ediyor "diyerek, tek, yediği elmanın manevi mes'uliyetinden korkarak muvafakat etti.
Bir taraftan düğün hazırlıktan yapılıyor, diğer taraftan, damad namzedi, üzgün mü üzgün, neş'esiz mi neş'esiz, günler böylece geçiyordu. Nihayet gün geldi nikahları kıyıldı, düğün de yapıldı.
Gerdek gecesi kendisine zifaf odası gösterildi. Delikanlı iki rekat namaz kıldı onu müteakib büyük nezaket, edeb, şefkatle ailesinin yüzünü açtı ve ailesinin güzelliğinin, sevimliliğinin hayranı oldu, onun o siyah iri, pırıl pırıl parlayan gözlerinin tesiriyle, hemen dışarı fırladı. Kayınpeder ve yakın akrabalar, yandaki odada idiler. Delikanlı odada oturanlara hitaben:
- Aman bu işte bir yanlışlık olmasın?
Kayın pederin sözleri şu oldu:
- Ben seni çok dürüst ve ittika sahibi buldum.Bu bir tek kıymetli kızımı büyük bir itina ile büyüttüm. Onun gözleri namahrem birşeye bakmadı, dilinden dedikodu, gıybet ve hafif kelimeler çıkmadı, kulağı ile hep faideli sözler dinledi. Kendisi de pek güzel olduğu için her isteyene vermeğe cesaret edemedim. Cenab-ı Hak seni karşıma çıkardı. Her hal ve hareketini beğendim, tesirin altında kalarak biricik kıymetli kızımı sana nikahladım. Allahu Teala mübarek eylesin, dünyevî ve uhrevî saadetler versin! dedi.
Evlendiler, birbirlerinden çok memnun kaldılar. Tam İslamî, nezih bir hayat sürerlerken Allahu Teala ve Tekaddes hazretleri kendilerine, güzel, akıllı bir oğlan evladı nasib etdi.
Bu temiz ana ve babadan dünyaya gelen bu yavrucak istikbalin -îmamı Azam Ebu Hanife'si, olacaktır.
İnsanın yaratılışının hikmeti, yemek, uyumak, boş vakit geçirmek değil, ubudiyet vazifelerini ifa ile mütevaziyane Hakka iltica etmekdir. Şer'i şerifin emrettiği her ibadetin edasından maksad kulların menfaat ve maslahatlarıdır. Yoksa Allah'ın bunlara bir guna ihtiyacı mevzu bahs değildir. Hakk Teala müstağni olduğu halde, kullarını emir ve nehylerle yüceltmiş ve yükseltme yollarını açmışdır. Biz acizlere düşen bunların şükrünü tam olarak ifa eylemekdir.
Dünyevî mevki sahihleri bile, kendi emirleri altında bulunan bir kimseye bir hizmet emretdi-ğinde hizmet ne kadar ağır olsa da o kimse (Bu işde amire aid bir faide vardır) diye amirinin em-rini aziz bilip memnuniyetle tam yerine getirmek ister.
Acaba Cenab-ı Hakkın azameti bunların nazarında daha kemter midir ki, O'nun ahkamına, imtisalde gayret göstermezler.
(Musahabe 6, Mahmud Sami Ramazanoğlu)
REBİİ MOLLA'NIN HASSASİYETİ
Takriben dört beş yaşlarında idim. Hayal meyal hatırlıyorum. Merhum pederim, ilmiye sınıfını çok sever, sık sık onları evimize davet ederdi. Çok güzel hasbihaller olurdu.
Tefsir sahibi meşhur Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, meclis-i ayan reis-i sabıkı Mustafa Asım Yörük, meşhur muhaddis Ahmed Naim Baban ve emsali bir çok faziletli eşhas bulunurlar ve aralarında ilmi mübahaseler yaparlardı. Pek küçük olmama rağmen konuşulanları anlamasam bile çok zevk duyardım.
Bazı günler misafirler arasında Rebii Molla namında yaşlı, gayet vakarlı, fakat o kadar da mütevazi, her haliyle mütemeyyiz nurani bir şahıs bulunurdu. O yüksek dereceli alimler o şahsa o kadar hörmet ve tazim gösterirler idi ki, bulundukları mahallin ısrarla en baş köşesini ona ikram ederler ve onun meclisinde, huzurunda her zamanki hallerine göre daha derli toplu otururlar, daha alçak sesle konuşurlardı. Sözü (sükuti meşreb olmasına rağmen)ısrarla o zata verirlerdi.
Rebiî Molla hazretleri, Çamlıca'nın Acıbadem semtinde oturur. Teşrifleri için kendisine fayton arabası gönderilerek, meclise şeref vermesi recasında bulunulurdu.
Takriben elli sene kadar sonra yani yirmi sene evvel, evvelce hristiyan olub (Rum ırkından) sonra İslamiyet ile şereflenen Cemal adım alan birisiyle tanıştık. Dört başı mamur bir müslü-mandı. Bir gün kendisine ne bakımdan İslamiyeti tercih ettiğini sordum.
Şöyle anlatdı:
Bizim Rebii Molla namında çok sevip hörmet ettiğimiz bir komşumuz vardı. Şefkat kanadım açar; iyi kötü,.müslüman hristiyan diye tefrik etmeden herkese iyilik ederdi. Onun o güzel hal ve ahlakı bizi kendisine celbetti. Halbuki hristiyanlar arasında tam manasıyla bu şahıs gibi dürüst, Allah'a tam bağlı, cemiyete faideli bir insan göremiyordum. Yani tam haliyle ve kaliyle örnek bir müslümandı.
Bu muhterem zatın geceleri daimi olarak ışığı yanar, gölgesi, penceresinin perdesinde görü-lürdü. Yani uyku nedir bilmez, Allahu teala kendisine istisnai bir ibadet kuvveti vermişdi
Dünyaya hiç kıymet vermez, iki ineğinin sütünü satar, onunla rızıklanırdı. Birgün bu inekler, komşusunun bahçesine girmiş, oradaki otlardan yemişlerdi. Bunu gözleriyle gören bu mübarek zat telaş içinde, işçisini çağırmış, komşuya vaziyeti bildirmesini ve sütü sağarak komşuya teslim etmesini tenbih etmişti.
Komşusunun cevabı şöyle olmuşdu:
- Zaten otlar kurudur, helal olsun, deyerek sütü almadı.
Komşunun bu cevabı karşısında o müttakî zatın cevabı:
- Madem ki almadı, bu sütleri dökmeliyiz, olmuştur. Yanında çalışan şahıs:
- Bunu komşu helal etdiğine göre rahatlıkla sattığımız yerlere tevzi etmekde bir beis yok, dedi ise de:
Rebii Molla hazretleri:
- Hayır! hayır! ne satarız ne de kendimiz içeriz, diyerek görüşünde ve fîkrinde ısrar etmişdi. İneklerin sütleri muayyen günlerde sağılmış ve en ufak bir endişe duymadan dökdürmüşdü.
İşte bizler komşusu olmak sıfatıyla, hayal dahi edemeyeceğimiz bu dürüstlük ve istikameti görünce, hayranı olduk ve müslümanlıkla şereflendik, dedi.
Allahu Teala ve Tekaddes hazretleri buyurur:
- Kitab ehlinden öylesi vardır ki, kendisine büyük altın emanet etsen, onu sana öder, öylesi de vardır ki, ona emanet olarak bir altın versen (sen üzerine ayak diretip İsrar etmedikçe) onu sana geri vermez. Bunun sebebi şudur: Onlar derler ki cahil arabların malını almakda bize günah ve sorumluluk yokdur. Onlar, bile bile Allah'a karşı yalan söylerler. (Al-i İmran, 75)
Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bazı hadisleri:
- Allahu Teala haramdan oluşan veya haramla beslenen her bedene cenneti haram kılmışdır. (Ebu Beki r. anh'den)
- Nas üzerine bir zaman gelecekdir ki, bir kimse helalden mi haramdan mı kazandığına ehemmiyet vermeyerek alacak.
- Bir zaman gelecek ki insanlardan faiz yemeyen kalmayacak, faiz yemese dahi onun tozu toprağı ona isabet edecek.
- Haram mal kazanıb da onunla sıla-i rahim veya tasadduk veya Allah uğrunda infak eden kimsenin, bütün bu yaptıklarını Allahu Teala bir araya toplar ve kendisini ateşe atar.
- Helal kazanç uğrunda yorgun olarak akşamlayan kimse, günahları bağışlanmış olduğu halde, yatar, Allah kendisinden razı olduğu halde yatar, Allah kendisinden razı olduğu halde sabahlar.
HARAM LOKMA YİYEN HARAMI OLUR
Sultan İkinci Murad'a para gerekmişdi. Çandarlı Halil Paşa'dan borç almışdı. Bunu gören Fazlullah Paşa:- Devletlü Sultanım, Padişahlara hazine gerekdir. Müsaade ederseniz ve ferman buyurursanız, hazinen cem'ine mübaşeret idelüm.
Bunun üzerine:
- Nasıl ve nireden hazine cem' edebilirsiniz?
- Bu vilayet halkında mübalağa ile mal vardır. Padişahlara zaman zaman, bir suretin bulup almak münasip düşer.
- Hay Fazlullah! bu söz ne sözdür bu rey ne reydür ki, söyler ve teklif edersiz? Bizim vilayeti-mizde üç helal lokma vardır. Biri madenler, biri haraçdır, biri de gazalardan alınan ganimetlerdür. Bizim askerimiz gaziler ordusudur, îmdi bunlara helal lokma gerekdür. Sol padişah kim ordusuna haram lokma yedirir, ol asker harami olur. Haraminin ise sebatı olmaz. Bir küçük mukavemet gördükde, firara kadem basar. Bundan sonra netice-i halin ne olacağı malum olur. (imam Hatib Takvimi, 12.2.1993)
Helal kazanmakdan aciz olduğu bir zamanda evlenen insan çocuk çoluk sebebiyle şüphelilere yahut harama düşebilir. Bu ise kendinin ve çoluk çocuğunun din bakımından helakine sebeb olur.
Evlenmedeki fazilet bunun mahzurunu ortadan kaldırmaz. Hadis-i şerifte buyurulmuşdur ki:
- Kulu kıyamet gününde mizan başına getirirler. Onun her biri birkaç dağ büyüklüğünde iyi amelleri bulunur. Ona çoluk çocuğunun nafakasını nereden kazandığı sorulur. Bu yüzden bütün iyi amelleri gider. Sonra bir melek: Bu o kimsedir ki, çoluk çocuğu bütün iyiliklerini yedi, hesabı bundan soruldu, der.
Bildirildi ki: "Kıyametde bir kimsenin ilk davacısı çoluk çocuğu olur, derler ki:
- Yarabbi ondan hakkımızı sen al. Bize haram yedirdi. Bizim ise bundan haberimiz yokdu. Bize öğrenmemiz gereken şeyleri öğretmeyi?, bizi cahil bırakdı, derler. O halde miras malı olmayan, yahud helal maldan kazanmıyan kimsenin evlenmesi doğru değildir. Ancak evlenmediğinde zina yapacağım yakınen biliyorsa evlenebilir. (Kimya-yı Saadet tercümesi, s. 192)
Elhamdülillah dünyanın her yerinde, o kadar zulümlere o kadar saldırganlıklara rağmen müslümanlık anlayışı tekamül etmekde ve müslümanların adedi bir çığ gibi büyümekde ve artmakdadır.
İhtida eden ve İslamiyetle şereflenen iki Avrupalı hanım tanırım. Biri Norveçli, diğeri ise Hollandalı. Birinin iki yahud üç kızı var. diğerin de üç oğlu. Efendileri vefat etmişler. Gayet dar geçim içinde oldukları halde, kimseye hallerini anlatmıyorlar ve yardım beklemiyorlar. Müslümanlığın zevkini almışlar gönülleri iman deryası haline gelmiş. Kur'an-ı Kerim'in ahlakını, gıbta edilecek şekilde nefislerinde tatbik ediyorlar. Ana-babalarının ısrarlarına rağmen memleketlerine dönmüyorlar. Dönerler ise zahiren refaha kavuşacaklar . Fakat öyle bir şeyi hatırlarından dahi geçirmiyorlar. Çünkü onlar, her türlü senaya layık müslüman Türk anası olmuşlardır.
Bütün gayeleri yavrularını hakiki müslüman olarak yetişdirmek ve gönüllerinde İslamî duygu ve neş'eyi yeşertmek.
- Şayet biz yavrularımızı bir defa olsun oralara götürürsek, oraları benimserler, imanlarında zayıflama olur ki, biz öyle merhametsiz analardan olmamağı Cenab-ı Hak'dan niyaz ediyoruz, diyorlar.
Geçen sene Almanya ve Fransa yolculuklarımızda görüşdüğümüz kimselere, Türkiye'ye dönmeleri tavsiyesinde bulunduğumuzda bir kısmının cevabı şu oldu:
- Burada dinî bakımdan baskı altında değiliz. Kimse sakalımıza karışmıyor. İslamî kesim şartlarına uygun etlerden yiyor ve o marketlerden diğer ihtiyaçlarımızı temin ediyor. Biz de deriz ki:
- Farzedelim ki siz kendinizi kurtardınız. Ya o ciğerpare evladlarınızın akıbetleri ne olacak? bu hususu zerre kadar olsun düşünürseniz, büyük vebal ve mes'uliyet altında olduğunuzu anlarsınız? İnsan yaradılış itibariyle doğduğu büyüdüğü yeri sever, benimser hatta oraya vatanı gözüyle bakar, hele oranın okullarında okur ve onların daimi telkinlerine maruz kalırsa ne olur? Ya hristiyan yahud da Türk ve müslüman düşmanı bir dinsiz. Almanya ve işçilerimizin bulunduğu diğer garb memleketleri, kaybettikleri nüfuz gerilemesini bu şekilde telafi etmek istemez mi?
Bu bahsettiğimiz zümrenin görüşü böyle olursa, ekseriyeti oluşturan o gafil analardan doğacak çocukların akıbeti nasıl olur?
Diyanet işleri başkanlığının oraya tahsis ettiği dar kadrolu hocaların yüzde kaç nisbetinde bir tesiri olabilir? Yalnız onlar namaz surelerini, oruç, zekat hakkında bir mikdar bir şeyler öğretiyorlar. Hiç değilse bu kadro birkaç misline çıkartılmalı.
Hocalar çocuklarla can-u gönülden alakadar olmalı, gece gündüz gayret edip, "Allah nedir? Peygamber nedir, ashab-ı kiram nedir, insan dünyaya ne için geldi? ve yapmaları icab eden vazifeler neler olmalıdır." Bunlar hakkında geniş malumat verilmeli. Müslümanlığın kudsiyetini, son ve hakiki din olduğunu, yani Allahu Teala ve Tekaddes hazretlerinin ve Resulü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sevgisi devamlı bir şekilde telkin edilmelidir.
Avrupa'ya buradan giden ve orada dünyaya gelen Türk çocuklannın üç milyona yaklaşdığı söyleniyor. Tabii ki bu rakam sekiz on sene sonra belki de bir misli katlanacak. Her doğan çocuk için yüklü bir prim aldıkları söyleniyor. Almanya ve diğer garbda çalışan işçiler bundan çok memnunlar. Çünkü yerli halkın çocukları çok az olduğu için, onlar değil, Türkler istifade ediyorlarmış. Biz de kendi görüşümüzü söylesek uzun sürer.
Bosna-Hersek'de bulunan beş bin adet yavru tayyarelerle İtalya ve diğer batı memleketlerine götürülmekde imiş. (zalimlerin elinden kurtarılması bahanesiyle) Bunun için bütün müslümanlar üzülüyor, üzerine düşen çaba ve gayreti gösteriyorlar. Bu, çok yerinde bir hareket, herkes bu yerinde fedakarlığı yürütmelidir.
Ancak çoğunluğu teşkil eden garb memleketlerinde ki milyonlarca çocuk hakkında bir endişe duymuyoruz. Çünkü iş sessizce yürütülüyor.
Ey Ulular Ulusu, yüceler yücesi sınırsız kuvvet ve kudret sahibi olan Allahım! Yangının büyüklük ve dehşetini idrak ediyoruz. İçimiz kan ağlıyor, elimiz kolumuz bağlı, elimizden bir şey gelmiyor. Şaşkınlık içindeyiz, ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Ancak bu sıkıntılarımızı ref etmeye, kaldırmaya kadir yegane ilticagahımız ve Rabbimizsen olduğun için, gönlümüzün pası, yüzümüzün karasına bakmayıp kirli ellerimizi dergahı uluhiyyetine açıyor, sığınıyoruz.
İmdad Yarab! İmdad ey kainatın yaratıcısı, diye münacaat ediyoruz.
İbrahim bin Edhem hazretleri, bedenen işçi gibi çakşır o gün kazandığı ile yiyecek şeyler alıp, dostlarına ikram ederdi. Bir defasında eve geç geldi. Yol da uzundu. Arkadaşları:
- O gecikdi. Bari biz ne yiyecek var ise, onları yeyib uyuyalım. Beklemiyelim, dediler. Sonra yemeklerini yediler, yatsı namazlarını kıldıktan sonra yatıp uyudular.
İbrahim Edhem hazretleri geldi. Onların uyuduğunu gördü ve bir şey yemeden aç olarak yattıklarını düşünüp çok üzüldü.
- Getirdiğim unu yoğurayım, bir şeyler pişireyim de, uyandıkları zaman yesinler ve yarın oruca niyet edebilsinler, diyerek çok uğraşıp bir şeyler hazırladı.
Arkadaşları uyandıkları vakit onun kendileri için ne sıkıntılara katlandığını görünce ne yaptığını sordular. O da olanları anlattı. Bunun üzerine birbirlerine:
"Bakın, o bizim için ne fedakarlıklara katlanıyor. Bizim hakkımızda ne kadar iyi düşünüyor, fakat biz onu, yemeğe beklemiyoruz" deyip onun kıymetini daha iyi anladılar ve özür dilediler.
İbrahim Edhem hazretleri helal lokma yemeğe çok dikkat eder ve herkese de bunu tavsiye buyururlardı. Bir gün kendisine:
Filanca yerde bir genç var, gece gündüz ibadet ediyor, kendisinden geçiyor, dediler.
Gencin yanına gidip, üç gün onun misafirî oldu. Dikkat etdi. Söylediklerinden daha fazla şeyler gördü. Kendinin soğuk, halsiz habersiz;gencin ise, böyle uykusuz ve gayretli haline şaşırıp kaldı. Genci, şeytan aldatmış mıdır, yoksa halis ve doğru mudur? anlamak istiyordu. Yediğine dikkat etdi. Lokması helal değildi.
Allahu Ekber! Bu halleri hep şeytandandır, deyip genci evine davet etdi. Ve kendi helal ka-zancından bir lokma yeyince, gencin o hali değişip, o aşkı o arzusu ve gayreti kalmadı. Genç İbrahim Edhem hazretlerine:
- Bana ne yaptın? diye sorunca:
- Lokmaların helalden değildi. Yemek yerken şeytandan midene giriyordu. O haller şeytan da oluyordu. Helal yiyince şeytan giremedi. Asıl doğru halin meydana çıkdı, diye cevap verdi. (T. Gazetesi, bizim sayfa, 30 ocak 1992)Abdullah b. Mübarek, Bağdat şehrine geldi. Pek pahalı bir atı vardı. Bir yerde namaza durdu. Atını da salıverdi. Namazda iken at bir ekine girdi. Haram olan ekini yediğinden o ata binmedi. Orada bırakdı. Kendi yürüyerek yoluna devam etti.
Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'inde:
- Allah indinde en keriminiz, yasaklardan en ziyade çekinen kimsenizdir. (Hucurat, 13)
Gene:- Azıkların en iyisi günahlardan çekinmek-dir. (Bakara, 197)
Muhterem Mürşidimiz Mahmud Sami Ramazanoğlu kuddise sirruh, babasından kendisine düşen pek büyük mikdardaki mirasa elini dahi sürmemiş, az bir maaşla Adana'da kereste ticareti yapan bir müessesenin muhasebeciliğini ifa etmişdir.
Nakşibendi yolunun büyükleri azimetle ameli ihtiyar eylemişler ve mümkün olduğu kadar ruhsatdan sakınmışlardır. Azimetle amele muktedir olmasa bile herhalde mubahların da sınırım aşarak haram ve şübheli şeylerle iştigal etmek gerekmez. Zira Cenab-ı Hak mubah şeylerden istifadeyi sınırlarını genişleterek tecviz etmişdir ki, kulları haram ve şübheli şeylere düşmesin.
Dinin hükümlerini salih alimlerden sorup öğrenmek lazımdır. Zira onların sözleri daha tesirlidir. Fakat ilmi, mal ve mevkie kurban eden, dünyalık alimlerden de mümkün mertebe uzak olmalıdır. Eğer müttaki alim yoksa onlarla zaruret miktarı ihtilaf edilebilir. Zaruretden fazlası caiz değildir.
Bir kadıncağız tanırım. Helal lokma üzerine çok dikkatlidir. İhtiyacı olduğu halde kimseden bir kuruş istemez, verirlerse de almaz, hatta kimsenin yemeğini dahi yemez. Kendi yanında götürmüş olduğu yiyeceği yemek vakti ise orada yer. Bu sayede okuduğu hastalar (Cenab-ı Hakk sıhhat murad etmiş ise) şifaya kavuşuyorlar. İstese milyonlara sahib olur. Kendisine külliyetli paralar teklif edildiği halde, o ancak efendisinden kalan azıcık bir para ile geçinmekdedir. Kendisine yardım hususunda ısrar edenlere:
- Aman bana böyle ısrar etmeyiniz, beni rahat bırakınız. Ben şuna kaniim ki, menfaat mukabili okursam, Allah bu hali benden alır ve okuduğum kimseler şifa bulmaz, demektedir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyurur:
Haramlardan kaçınmak iki türlüdür. Birinci kısmı, yalnız Allahu Teala'nın hakkı olan, O'nun yasakladığı günahlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı, insanların, mahlukların hakları, bulunan günahlardan kaçınmakdır. İkinci kısmı daha mühimdir. Allahu Teala hiç bir şeye muhtaç değildir ve çok merhametlidir. Kullar ise pek çok şeye muhtaç oldukları için cimridirler. Bir hadis-i şerlide buyuruldu ki:
- Üzerinde kul hakkı olan, insanların, malına ırzına dokunan ölmeden önce helallaşsın, ödesin? Zira ahiret günü, altının, malın bir değeri olmaz. O gün hak ödeninceye kadar, kendi sevablarından alınacak, sevabları olmaz ise, hak sahibinin günahları buna yüklenecekdir.
(Buhari)
Nitekim Yakub aleyhisselam, Yusuf aleyhisselamın kardeşlerinin afvı için Cenab-ı Hakk'a dua etdiğinde, Yusuf aleyhisselamı öne aldı. Diğer kardeşlerini de (zulm etdikleri için) onun arkasına oturtdu. Çünkü Yusuf un, kardeşleri Üzerinde hakkı vardı.
Ancak istikamet üzere olanlar, helale ehemmiyet verirler, çok kişiler vardır ki ibadetleri bol olduğu halde bu mühim hususa dikkatli olamazlar. Halk onları ittika sahibi zanneder. Halbuki iş zannettikleri gibi değildir.
Helal kazananlar, ancak üzerlerine aldıkları vazifeyi tam ifa edenlerdir. İster amme hizmetinde, ister hususi müesseselerde, askeriye ve bütün devlet müesseselerinde hizmet görenler, muhakkak aldıkları maaşlarının ve ücretlerinin karşılığını yerine getirmeye çalışmalıdırlar. Gaye, zaman geçirmek değil, aldığı vazifeyi noksansız olarak ifa etmek olmalıdır. Bu hususu ihmal edenlerin kazançları nasıl helal olabilir?
Rabbımız zül celal vel kemal hazretleri, cümlemize helal kazançlar versin! Ve onu kendi yolunda rızasına muvafık olarak hüsn ü istimal edenlerden eylesin! Amin.