Muhterem Okuyucularımız;
Bazı günler, bazı ay ve mevsimler; kendi tedâîleri ile gelir. Nisan ayı nasıl “ebr-i Nisan” ile anılmışsa, Mayıs ayı da “İstanbul’un fethi”ni çağrıştırır insanın zihninde… Fetih; şerrin kilitlenmesi, hayrın açılmasıdır. Her ne kadar “ne idüğü belirsiz” bazı tipler, bugün “Zulüm, 1453’te başladı!” diyorsa da bu, onların habis ruhlarının cephenin hangi tarafında olduğunu göstermekten başka bir şey değildir!
Evet, îman gelince küfür ve şirk düzeni yıkılır; hak gelince bâtıl zâil olur. Güzel ahlâk ve fazîletler, rezâlet ve bayağılığın düşmanıdır. Adâlet varsa, zulüm biter. Gündüz geceyi takip eder. İlelebet gece olmadığı gibi, sonsuza kadar gündüz de devam etmez. Çünkü dünya nizâmı, birbirine zıt kutupların devir daim edeceği bir şekilde tanzim edilmiştir. Tıpkı bir lunaparktaki dönme dolap gibi. İyilik zirvedeyken kötülük diptedir; kötülük hâkim olduğunda da iyilik asgarî düzeyde kalır. Ama hiçbiri daimî tepede kalamaz ve biri, diğerini tamamen yok edemez!
Bugün karanlığa, ahlâksızlığa, düşmanlık, bencillik ve dünyevî ihtiraslara karşı feryat edip şikâyette bulunanlar; kuru kuruya bağırıp çağırmak yerine “bir mum” yakmalıdırlar! Belki Güneş’i getirip Dünya’yı bir anda aydınlatmak elimizde değildir; ama tarafımızı seçmek, önümüzü görmek, takip etmemiz gereken yolu başkalarına göstermek, yüreğinde nur taşıyan başka insanlarla buluşmak için bir meşale tutuşturmak elimizdedir! El ele, gönül gönüle verince dağlar aşılır, olmazlar olur!
Sünnetullah, “oluşları”, niyet ve gayretlere bağlamıştır! Madem Allah Teâlâ, bir tufanla kâfirleri yok etmeye kâdirdi, sevdiği peygamberi Nuh -aleyhisselâm-’ı 950 yıl tebliğ ile niye yordu? Ona, “Rabbim, mağlup oldum, bana yardım et!”[1] dedirtene kadar neden bekledi? Çünkü kul, irâdesini, niyet ve gayretini ortaya koyacak; en son noktaya kadar elinden geleni yapacak! Bu, hem o kulun kurtuluş ve mânevî terakkîsi için gerekli, hem de muhataplarının hiçbir bahane ve mâzereti kalmaması için…
Bugünün dünyasında “bir meşale tutuşturmak” için ne yapabiliriz? Açıkçası herkesin, kendi akıl, imkân, kapasite, kâbiliyet, merak ve potansiyeli ile yapabileceği o kadar çok şey var ki! Kim ne yapabiliyorsa… Hayırlı insan olmak, hayırlı nesiller yetiştirmek, her türlü hayrın anahtarı olmak gibi “öncülükler” de var; şerleri azaltmak, sınırlandırmak ve yok etmeye çalışmak gibi “hayırlı işler” de…
Bir insan yetiştirmek için anne-baba olup yuva kurmak da mümkün, o çocuğun yetişmesi için öğretmen ve abi-abla olmak, yüzünü güldürecek bir hediye verme imkânına sahip zengin olmak da… Yaptığı işi en güzeliyle yapan, insana ve çevreye zarar vermeyen, hakkı ve vicdanı elden bırakmayan bir üretici, bir esnaf, bir fabrikatör olmak da mümkün, yerleri süpürürken “insanları rahatsız edecek şeyleri yoldan kaldırmayı” prensip edinmiş bir temizlik işçici olmak da… Oturduğu koltukta, ders verdiği kürsüde, çalıştığı laboratuvarda, taşıdığı silahta, kasasında biriktirdiği parada, hazırladığı video ve içeriklerde “insanlığın ortak hakları” olduğunu düşünen ve bir gün sahip olduğu her türlü nîmetin hesabını vereceğine yürekten inanan hiç kimse, bile isteye ve ısrarla kötülük yapamaz!
Allâh’a giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince… Yeter ki îman, ihlâs, takvâ ve istikâmet üzere olsun!..
Hayrın da şerrin de yolu çok! Yeter ki insan, yönünü hayra çevirsin, muhakkak kendi meşrebince bir hayır ve hasenat yolu bulur!
[1] Bkz. el-Kamer, 10.