Gıybet

Gıybet

Gıybetçilerin, yahud, itikadi konularda yanlış görüşe sâhib olanların sözlerini kesmek, tashih etmek, nezâketsizlik değildir, bilâkis istikametdir. Dini vazifedir, adalettir.

Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, hakka tecavüz etmedikçe kimsenin sözünü kesmez, hakka tecavüz edince de, ya onu men ederek sözünü keser veya o meclisden kalkıp giderdi.

Nezâket hususunda ölçülü hareket edilmelidir. Muhatabım yaşça benden büyük, ben onun sözlerine nasıl karşı gelebilirim, yahud da dinlemez isem bana darılır gibi boş mülâhazaları bırakmak lâzımdır.

Hakikati gizleyip de tasdik mânâsına devamlı başını sallayanlar hiç şüphe yok ki gıybette müsâvidirler. Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri buyurdular ki:

"Miraç gecesi göklere çıkarıldığım zaman bir gurub insan gördüm. Göğüslerinden etleri koparılarak, lokma lokma ağızlarına veriliyordu. Bu sırada kendilerine şu sözler söyleniyordu. Kardeşlerinizin etlerinden yemekde olduğunuzu yeyin!... Ben bu manzarayı görünce ‘Ya Cebrail kimdir bunlar?' diye sordum. Cevaben dedi ki: Bunlar senin ümmetinin gıybet edenleridir."

Cabir ve Ebu Sâid rivayet ederler:

Hâcei Kâinat efendimiz hazretleri buyurdular:

"Gıybetden sakının, muhakkak gıybet zinâdan daha kötüdür. Zira kişi zinâ eder, sonra tevbe ederse Allah tevbelerini kabul edebilir. Halbuki gıybet edeni hakkında gıybet ettiği kişi afvetmedikçe Allah da afvetmez."

***

Bursa'da, Uludağ eteklerindeki muhterem üstazımızın devlethanelerinde idik. Üç kişi İstanbul'daki bir kişinin aleyhinde konuşuyor, yani gıybetini yapıyorlardı. Fakir de, görüşlerine kalben iştirak etmiyor isem de sükût ediyordum. (Bu hareket, yersiz ve hatalı idi.)

Çok alçak sesle konuşulmasına rağmen, keşfen bu hale muttali olan muhterem üstazımız hazretleri yatak odalarının kapısını açtılar, koridoru geçerek bulunduğumuz odanın kapısını tıklattılar. Kapı açıldı, gadablı bir halde, gıybet edilen şahsın ismini zikrederek, "yoksa o buraya mı geldi?" buyurdular. Hiç oturmadan tekrar yatak odalarına çekildiler.

Kendileri gıybet kokusundan o kadar kaçınırlardı ki bir defa olsun "bu zat şu zattan daha bilgilidir, daha fazîletlidir. Şu şahsın seviyesi şu şahıstan daha düşükdür. Şu eser şu eserden daha kıymetlidir, daha üstündür" gibi kıyaslamalar dahi yapmazlardı. İcabında "şu eserleri okuyunuz, istifade edersiniz" buyururlardı.

Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz:

- "Müslüman kardeşin hakkında, onun hoşlanmadığı bir şekilde konuşduğun zaman gıybet etmiş, onu çekiştirmiş olursun", buyurmuşlardır.

Bilhassa kalblerine, dillerine, kulluk vazifelerine, Allah dostları, ârifler, sâdıklar, gönül ehilleri hâkim olurlar. Dili işletmek pek kolay olması bakımından nefislerinin de yardımı ile gıybet etmekde zahiren fazla bir güçlük yoktur. Sakız çiğneme ne kadar zor olsa bile sakızı bir türlü ağzından alamadığı gibi, gıybete mübtelâ olanlar da bir türlü gıybeti terk edemezler. Gıybet, zamanımızda diyânetin, Allah bilgisi ve Allah korkusunun azlığı dolayısıyla en fazla rağbet gören manevî hastalıkların en kötülerindendir. Kurtulmak için hem irâdenize sahib olmak, sâlihlerle, iyilerle ihtilâtı çoğaltmak, sohbetlerinde bulunmak lâzımdır. "Estaizübillah ve Hüve maâkum eyne ma küntüm", âyetinin mânâsını bilen kişi daima uyanık olur. Allah Teâlâ'nın murâkabesinde olan kişinin, her hat ve hareketi, edeb üzere Rabbımız zülcelâl vel kemâl hazretlerinin rızasına muvafık olur. Hafif, yersiz hareketlerden çekinir. Sebebsiz yere ayak ayak üzerine atarak, gerilerek, yatarcasına oturamaz, aşırı dünyayı sevenlerden, gıybetçilerden aslandan kaçar gibi kaçar. Çünkü insan istese de istemese de görüştüğü kimsenin halini giyer yani onun huyu ile huylanır. Bunun çaresi seherlerde üşenmeyip, kalkıp bir mikdar teheccüd namazını müteakip ısrarla:

"Yâ Rab! Beni daima rızân olan işlerde bulundur. Mâsiyet işlemekden, bilhassa gıybetçilik, cimrilik, kincilik, hasedcilik ve aşırı dünya muhabbetinden muhafaza eyle" diye ısrarla duâ etmelidir. Çünkü çok âbidler vardır ki, dünya muhabbeti ve dünya menfeâtı dolayısıyla haksızlığı irtikab ederler.

Yerinde, zaruret halinde, bir kötünün kötülüğünü, başkalarına zarar vermemesi için, ifşa etmekde bir sakınca yoktur. Bilen kimse zarûret halinde bunu gizlerse mes'ul olur.

Meselâ bir kişi diğeri ile ortak olmak istiyor, halbuki o ortak olmak istediği adam, bir kaç kişinin malını yemiş, bunu gizlemeyib, sorulduğunda hakikatı söylemek lâzımdır. Şayet sorulan şahıs istikamet üzere ise "çok dürüst ve ticari muamelesi çok temizdir, çok iyidir" demelidir.

Yahutta bir kıza talib olmak isteyip, bizden bilgi istediğinde, evvelâ o kızın meziyetlerini saymalı, hırsızlığı, ahlâksızlığı varsa onu da gizlememeli, çünkü soran itimat ediyor, bize düşen hakikati gizlemeyip doğruyu söylemektir.

Bu sırlar da mahrem olarak yalnız sorana söylenir; etrafa yayılırsa bu hareket gıybet cinsinden olur.