Abdülkâdir Geylâni kuddise sirruh buyurur: – Ubûdiyeti tahakkuk eden ve marifete eren kişi, Allah’tan zâtını kendisine göstermesini yahut göstermemesini veyahut kendisine bir şey vermesini veya vermemesini istemez. Ârif, Allah’tan böyle taleplerde bulunmaz. Çünkü o, artık fâni olmuş, Allah’ın varlığında, sevgi ve muhabbetinde boğulmuştur. İşte bunun içindir ki, bu mertebeye erenlerden biri şöyle der:
Abdülkâdir Geylâni kuddise sirruh buyurur:
– Ubûdiyeti tahakkuk eden ve marifete eren kişi, Allah’tan zâtını kendisine göstermesini yahut göstermemesini veyahut kendisine bir şey vermesini veya vermemesini istemez. Ârif, Allah’tan böyle taleplerde bulunmaz. Çünkü o, artık fâni olmuş, Allah’ın varlığında, sevgi ve muhabbetinde boğulmuştur. İşte bunun içindir ki, bu mertebeye erenlerden biri şöyle der:
– Allah Teâlâ’dan istekte bulunmak benim neyime? Ben O’nun kuluyum. Efendisinin yanında kölenin irâde ve ihtiyacı olur mu? Bu söz ne kadar hoştur.
Adamın birisi bir köle satın almıştı. Köle din ve salâh ehlinden idi. Efendisi onu alıp evine götürünce aralarında şu konuşmalar geçti:
Efendi:
– Benim evimde ne yemek yersin?
Köle:
– Ne verirsen onu.
Efendi:
– Nasıl elbiseler giymek istersin?
Köle:
– Nasıl elbise giydirirsen onu giyerim.
Efendi:
– Evimin hangi odasında kalmak istersin?
Köle:
– Hangi odada kalmamı istersen orada.
Efendi:
– Evimin hangi işlerini yapmak istersin?
Köle:
– Hangi işleri yapmamı istersen onları.
Bu cevaptan sonra efendi ağlamaya başladı ve dedi ki:
– Keşke ben de Rabbimle böyle olabilseydim. O zaman ne kadar mutlu olurdum.
Bu arada köle dedi ki:
– Ey benim efendim! Efendisinin yanında kölenin irâde ve ihtiyârı olur mu?
Bunun üzerine efendi de dedi ki:
– Seni âzâd ediyorum. Allah için hürsün, ayrıca benim yanımda kalmanı istiyorum. Tâ ki canımla ve malımla sana hizmet edeyim. Kim ki lâyıkıyla Allah’ı tanırsa onda ne irâde kalır, ne de arzu. O şöyle der: Allah’tan istekte bulunmak ne haddime?
Âbid ve zâhidin dünyada şiddetle iştiyak duyduğu şey kerâmetlerdir. Âhiret iştiyakları da cennetlerdir. Ârifin dünyadaki iştiyakı iman selâmetidir. Yani dünyadan imanlı olarak göçebilme arzusudur. Ahiretteki iştiyakı ise cehennem ateşinden halâs bulmaktır. Ârif, bu iştiyakından bir an bile sıyrılamaz. Tâ ki onun kalbine hâtifden şöyle deninceye kadar:
Sende iman sâbittir, yerleşmiştir. Mü’minler imânlarının nûrunu senden alırlar. Sen yarın şefaatçisin. Sözü kabul edilecek kişilerdensin. İnsanlardan birçoğunun cehennemden kurtulmasına sebep olacaksın. Şefaat edenlerin efendisi olan Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in yanında bulunacaksın. Bu endişe ve telâşını bırak. Başka şeylerle meşgul ol!
– Mü’min dünyaya gelince ona bakar, onu arzular, ister. Kalbi onunla dolar. Fakat görür ki dünya da kendisine sahip olmak istemektedir. Bunun üzerine onu boşar. Yani ona olan sevgisini geri alır. Sonra ahirete talip olur. Onu bulur. Bu sefer kalbi onunla ve onun sevgi ve iştiyakı ile dolar. Ancak bu sefer de mü’min onun kendisini kayıt altına almasından ve Allah’tan gâfil edip O’ndan uzak bırakmasından korkar. Neticede onu da boşar. Yani kalbinden çıkarır. Onu da dünyanın yanına oturtur. Vazifelerini eda eder, daha sonra aziz ve celil olan Allah’ın kapısına varır. Çadırını oraya kurar. Onun eşiğine yaslanır. Allah’tan başka hiç bir şeye kalbinde yer vermez. Yalnız O’nun hakkı olan sevgiye hiç bir kimseyi ve hiç bir şeyi ortak etmez.
Altınoluk Sohbetleri-6, s.79