Fakirleri Sevmek

Fakirleri Sevmek

Akla gelir ki çok süper zengin olmağı istemeyip de vasatta kalmağa razı olmak muvafık mıdır? Halbuki iş hacmi geniş olanların, daha büyük çapta hizmet etmeleri fırsatı olmaz mı?

Biz de deriz ki:

Ömür kısadır, vaktinde yapılan hayır, makbuldür. Çünkü servet arttıkça, ihtiras da, yani parayı çoğaltmak hırsı da onu takip eder. Bu böyle olunca menfaatini gerektiren her şeyi hizmet telakki eder. Mesela "Ben müessesemde yahut fabrikamda şu kadar bin işçi çalıştırıyorum." Bu şekilde onların nafakalarını temin ediyorum, der. Halbuki bu görüş nakısdır. Menfaate müstenit olan şey hizmet olamaz. Çünkü o memur ve işçi başka kişinin eliyle bunu temin eder. Bu, hizmet değil hak karşılığıdır.

Sonra büyük servet sahibelerinin hırsları arttıkça ölümü göz önüne getirmek istemezler, hayır yapamazlar. Yahut istekli olsalar bile, sanki yaşayacaklarına teminat almış gibi diğer senelere atarlar. Tek tük yapabilseler bile Allah'ın rızasını kast etmeyip halkın övmesini beklerler.

Dikkat edilirse bu memleketimize faideli, yararlı olanlar, zenginlik peşinde koşanlar değil, zenginliğin onları takip ettiği kimselerdir.

Hırslı olanlar hak hukuk mevzuunda riayet edemezler, nefisleri, daima onlara kendilerini haklı gösterir.

Çünkü büyük servetleri hüsnü istimal etmek (mal-mülk, fabrika çoğaltmak değil) herkesin başarabileceği bir husus değildir.

Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz. Hak celle ve ala hazretlerinden daima kifayet miktarı dünyalık istemişler ve ashab-ı kiram hazeratına da aynı istekte olmalarım tavsiye buyurmuşlardır.

Çünkü sırasına göre azda bereket vardır. Bazan azla büyük bereketli hizmetler yapılır.

Bazan da çok, yerinde kullanılamaz ise o çokluk bereket yerine bir çok zararlar iraz eder.

Üstad Ebu'l-Kasım Kuşeyri kuddise sirruh buyurur:

- Fakir ve gına hususunda benim tercih ettiğim görüş şudur:

Hak Teala kime ne vermiş ise ondan mesul tutacaktır. Kimin hakkında neyi ihtiyar etmiş ise nimet odur. Bazı insan fakir olur, bazısı zengin. Eğer fakir, gönlünde hırs ve haset yoksa ve nefis Allah ile beraber ise, sabrım yapıyor demektir. Ganî de (zengin) dünyaya mağrur olmayıp her nefesinde Allah ile beraberse, nimetten yüz çevirmeyip, malım Allah yolunda yerli yerince sarf ediyorsa, ve kendini bu mal ile değil, Allah ile ganî sayıyorsa nimet budur. Burada asıl olan, dünyalık sevgisinin, gönüle girmemesidir. Fakire de zengine de bu sorulacaktır. Bu sebeple bazan fakirlik hayırlı olur, bazan gına. Bazan fakr dünyalık azlığı değil, gına da dünyalık çokluğu değildir. Fakir yokluğu kendisine fitne etmeyecek, ganî de varlığım kendine fitne etmeyecektir.

Ruveym bin Muhammed kuddise sirruh buyurmuştur ki:

- Fakir sırrını (gönlünü) muhafaza eden, nefsini koruyan, farzları eda edendir. Gönlüne dünya arzusunu sokmayan fakir, türlü afetlerden mahfuz kalır. Farzları huzurla edaya imkan bulur.

Ebu'l-Kasım Cüneyd bin Muhammed hazretleri buyurur ki:

- Ey fakirler cemaatı! Siz Allah'tan başkasını tanımazsınız. Ve onunla şeref kazanırsınız. Onunla yalnız kaldığınız zaman ne durumda olduğunuzu görmeğe çalışınız.

Fakir demek, gına sebeplerine sahip olmayan kimse demektir. Varlıklı olmanın sebeplerine sahip olmayan, muhtaç durumda bulunur. Gönül, Hakk'ı bulduktan sonra, onun için varlıkla yokluk arasında fark yoktur. Hatta bir kimse fakir halinde bulunmaktan daha fazla mesrur olur. Bu sebepten meşayih buyurmuşlardır ki:

Derviş her ne kadar elinde avucunda birşey olmayan kimse demekse de, her vakit gönlü ganî bulunmalıdır. Gönlünde dünya metaı sevgisi bulunan kimse, halkın anladığı manada fakir olsa bile bizim anlattığımız fakır ile alakası bulunduğunu zannetmesin. Dünya metaı sevgisi rıza yoluna engeldir.

Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur ki:

"- Fakr ancak ehli için izzet ve şerefdir."

İŞÇİ VE HİZMETKÂRLARLA GEÇİMLİ OLMAK HAKKINDA

İşçilere ve evlerimizdeki hizmetkarlarımıza güzel muamele etmemiz gerekir, ufak bir ihmal ve hataları dolayısı île onları azarlayıp, çağırıp bağırmak yerine, tatlı bir lisan ile kaba hatlarını (mümkünse tenhada) söylemek lazımdır.

Şayed müessesedeki memurlar veya işçiler (kötü telkinatlar neticesinde kasden zararlı oluyorlarsa), hakları verilip işten uzaklaştırılabilir. Çünkü onların zararlı hareketleri diğerlerine sirayet edebilir. Hainlerin hıyanetliklerine göz yummak büyük gaflettir.

Hataları, görgü bilgi noksanlıkları dolayısı ile olursa o başka, o zaman bilmediklerini öğretmek lazımdır. "

Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri "Bir kimse günde yetmiş kere hata ederse onu affediniz, bağışlayınız", buyurmaktadır.

Arabın diğer ırklar üzerine, beyazın da siyah üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, zenginin de, fakirin üzerinde üstünlüğü olmadığım bilip, işçilerimize ve evlerimizdeki hizmetçilerimize kardeş ve evlat muamelesi yapmamız icab eder. Hatta sırasına göre minnettar olmamız lazımdır.

Karının kocasına, kocanın karışına zulüm etme hakkı olmadığı gibi, evlerimizdeki hizmetle vazifeli kişileri sık sık azarlamak, horlamak selahiyeti kimseye verilmemiştir.

Hakk-hukuk bakımından herkes müsavidir. Hatta bilhassa ev hanımlarının, yardımcı hanımlara yardımda bulunmaları şarttır. Evin bütün işleri evvelce hizmetçilere terk edilmez, hatta evin hanımı evin mühim işlerini kendi üzerine alırdı. Yemek ve sofra tanzimi gibi.

Ekseriyetle şimdiki İstanbul'daki ev hanımları sokak sokak dolaşıp, kocalarından on, on beş dakika evvel evlerine geliyorlar, bazı şeylerin noksanlıklarını görünce de hizmetçiye yapmadıkları hakaret kalmıyor. Hatta bazan öfkelerini yenemeyerek dövmeye cüret ettiklerini duyuyoruz. Halbuki günümüzde elhamdülillah refah olduğu için, hizmetçi temini çok güçleşmiştir. Temin etmek hususunda, muhtelif vasıtalara müracaat edilmek suretiyle, murada erişiliyor. Öyle olduğu halde, onlara minnettar olarak, iyi muamelede bulunmak gerekmez mi?

Bu ne kötü anlayış, bu ne kötü davranıştır. İslamî adaba göre, hizmetçi ve hanım kardeştirler.

Hanım, her hususta kardeşine rıfk yani yumuşaklıkla muamele eder, yediğinden yedirir, giydiğinden giydirir ise o zaman evde bir samimiyet zuhur eder. Hizmetçi kadın yaptığı hizmeti. yerli yerinde yapar ve bu güzel muamele karşısında tembelliği, neşesizliği bırakır. Her hususta gönül hoşluğu ile hanımının, aynı zamanda samimi bir arkadaşı olur. Evde öfkenin, kinin yerini sevgi alır.

FAKR

Fakirle fakr'ın manalarını iyice bilmek lazımdır. Fakir, dünya nimetlerine kısıtlı olan kişidir, parası malı mülkü olmayan, yahut pek değersiz mahdut şeylere malik olandır.

Allah Teala ve tekaddes hazretleri buyurur:

"- Ey insanlar, siz Allah'a muhtaçlarsınız" (Sure-i Fatır, 15)

Fakr, Allah'dan başkasına mülkten paye vermemektir. Nefsinin şartlarından Allah için çıkmayan ve "bütün varlığımı Allah'a teslim ettim" sözünün hakikatına ulaşmayan, nefsi için mülk iddiasında devam ediyor demektir. Ve fakrla da alakası yoktur. Allahü Telala onu bu mananın hakikatına, müşahedeye erdirmez.

Allahü Teala'nın halis kulları için değişmeyen sünneti bu hususta üç derece üzerinedir.

Birinci derece: Zahitlerin fakr'ı.

İki elini dünyadan çekmek, bu hususta kendisine kimsenin müdahalesine imkan vermemek, dünyayı terk veya talep gibi şeylerden salim olmak. Bu, müstakim fıtrata ulaşmak demektir ki, şerefi büyüktür. İki elini zabt etmek demek, dünyayı medih ve zemin ile uğraşmağı terk etmeği de terk etmek ve maksuda yönelmektir. Hala, daha terketdiği şeylerin terki ile uğraşıyor ise fakr'a ulaşmamıştır. Böyle kimseye ucub, dava, riya, makam, mansıp arzusu gibi afetler arız olur.

Büyükler demişlerdir ki:

Dünyayı terk için terk bu kadar zararlı olursa, dünyayı arzu etmek ne olur düşünmek lazımdır. Eğer dünyayı terk maksüdi hakikiye ulaşmaktan alıkoyuyor ve salikin hırsım ve cimriliğini artırıyor ise yine bir kıymeti yoktur.

Bütün bu işler dünyaya kıymet verenleri uğraştırır. Dünyaya kıymet vermeyenler ise "fakrı ilallah" içinde mes'uddurlar.

Şerefli olan fakr da budur.

İkinci derece:

Amelleri var görmekten, kendine gelen hallerle meşgul olmaktan, makamatıyla uğraşmaktan halas bulmaktır. Yani tamamen temizlenmektir. Kula gelen her şey Allah'dan olduktan sonra, kulun kendi üzerindeki bir şeyi kendinden görmesi ve onunla meşgul olması hicabdır. Fakr'dan mahrum eder. Kul bütün hayır ve kemalatı Allah'dan bilmekle mükelleftir. Amellerini, hallerini ve makamlarım görmekten kurtulmadıkça fakr'a ermesi mümkün değildir. Ayrıca gördüğünü kendine nispet etmesi büyük bir mahrumiyettir.

Üçüncü derece:

Kendine ait hiç bir fiili, ihtiyari, vasfı, vücudu olmayıp hakikatte muhtar olmasıdır ki, bu hazret-i cem'a varmaktır. Ağyardan tamamen kesilmektir. Artık ismi, resmi yoktur. Hasreti ehadiyyetde tecerrüdedir. Beka ve ihtifa içindedir. Bekadadır fakat bu hali gizlidir. İsmi, resmi, vasfı yoktur. İşte süfiyyenin fakrı budur. Mutasavvıfanın değil, çünkü tasavvuf bir nevi tehallukdur ki nihayeti fütüvvet makamıdır. Bu ise süfiyyeye göre makamatı velayete seyrin başlangıcıdır. Cenab-ı Hakk'a vasıl olan süfiyyenin makamı ise fakrdır. Süfiyyenin fakr'ı ehadiyyet-i cem'uzzatda fenadır. Fakrın iki cihanda sevad-ı vech olduğu sözü bunun için söylenmiştir ki dünya ve ahiretde fenayı sırf, ademi mahz dem'ekdir ki, zat huzurunda istihkak-ı tamdır. Çünkü adem karanlıktır, siyahlıktır. Vücud, yani varlık ise beyazlıktır ve nurdur. Nurdan üstün makam yoktur.

"et-Tearruf şerhinde fakr hakkında olan otuz dokuzuncu babında der ki:"Fakr büyük bir asıldır. Fakr'ın hakikati her an Allahü Teala'ya muhtaç bulunduğunu arz etmek ve daima bu halde ve bu makamda bulunmaktır. Kula ise bundan başka bir şey yaraşmaz. Çünkü Allahü Teala buyuruyor:

"- Ey insanlar siz Allah'a muhtaçsınız!" (Fatır, 15)

Kul iki cihana malik olsa da gene fakirdir. Yani Allahü Teala'ya muhtaçtır. Allah'a dayanmayan her gına fakrdır. Kul Allah ile mutmain olmayınca nasıl gani olabilir?

Hadis-i şerifte:

"- Fakr müminin üzerinde, kısrağın yanağındaki güzel tüylerden daha süslüdür, daha güzeldir" buyurulmuştur. (Taberani)

Fakr Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin yoludur, mesleğidir.

Gene Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- Benim iki san'atım vardır: Fakr ve cihad. (Tevhide Giriş, -Faslu'l-Hitab- tereümesi, s. 482-483.)

FAKİRLERİ DOST EDİN

Ahmed er-Rifai kuddise sirruh'un nasihatlerinden:

- Fakirleri kendine dost, arkadaş ve ahbap edin. Onlara tazim et. İşleriyle alakadar ol. Birisi sana geldiği zaman onu ayakda karşıla. Karşısında mütevazı davran, alçak gönüllü ol!..

Fakirlere yapdığın iyilik ve hizmetler, onlarca makbule geçtiği zaman, kendilerinden hayır dua iste. Onların gönüllerinde, kendin için bir yer-mevki hazırlamağa çalış. Zira şurası muhakkak ki, fakir ve yoksulların gönülleri, ilahî rahmetin mekan tuttuğu ve kutsi nazarın her an konakladığı yerlerdir.

însanlara karşı edebli ol. Zira insanlara karşı edebli olmak, Allahü Teala'ya karşı edebli olmak demektir.

Bütün gücün ve varlığınla; benlik iddiasından, hasep ve nesebinle övünmekten ve aile efradınla böbürlenmekten tövbe et. Zira yapılması lazım gelen amelleri sağlığında yapmayıp geriye bırakan kişinin, bu amellerini haseb-i nesebi ileri alamaz.

Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin soyundan olanları ziyaret et. Ona yakınlığı bulunanlara ta'zimde bulun. Zira şurası muhakkak ki, Allah'ın Resülüne olan minnet borcumuz, boyunlarımızda asılı durmaktadır.

Şanı yüce olan Allah buyurur:

"- De ki: Ben bu tebliğime karşı akrabalıkta sevgiden başka hiç bir mükafat istemiyorum." (Şura Suresi, 23)

Resülullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabının kaffesini sev. Allah'ın rızası ve selamı hepsisinin üzerine olsun. Zira hiç şübhe yok ki onlar hidayet kandilleridir. Kendilerine tabi olunacak yıldızlardır.

Nitekim Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlar:

- Sahabîlerim, doğru yönü bulmaya yarayan yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz. (Hikmetli Sözler, Ahmed er-Rifal, -k.s.-)

Ebu Hureyre radıyallahu anh rivayet eder:

Rasülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:

"Miskin, halkın kendisine bir iki hurma, bir iki lokma verdiği şu kimseler değildir.

Hakiki miskin, kendisini geçindirecek nafakası olmadığı halde, halka el açıp istemekten çekinen şu iffet sahihleridir. İsterseniz okuyunuz."

Ebu Hureyre radıyallahu anh "İsterseniz okuyunuz" sözüyle:

"Ey müminler sadakalarınızı çok fakirlere tahsis ediniz ki onlar nefislerim, Allah yolunda cihada ve gazaya vakıf etmişlerdir. Onlar yeryüzünde şuraya buraya gitmeğe muktedir olamazlar. Bunların halini bilmeyenler onları zengin sanırlar. Habibim sen bu fakirleri simalarından bilirsin. Bunlar haikdan ilhah ve israr ile istemezler. Ey müminler! Bu fakirlere sadakadan ne verir iseniz muhakkak Cenab-ı Allah verdiğiniz sadakayı iyi bilir" kavl-i şerifini kasdeylemiştir.