Aşk ve Allah İçin Sevmek

Aşk ve Allah İçin Sevmek

İbrahim Havvas kuddise sirruh'a sordular:

Sevgi, muhabbet nedir?

Şöyle buyurdu:

- Nefsanî istekleri yok etmek, benlikleri yakmak ve işaretler denizinde nefsi boğmakdır.

Ayet-i celilede şöyle buyurulmaktadır:

"-Asıl hayat ahiret yurdundaki hayatdır. Keşke bilseler." (Ankebût, 64)

Yine bunun içindir ki, yüksek mertebeye yükselen herkes Allah'a kavuşmayı sever, ölümü arzu eder. Ve ölmekden hoşlanır. Ancak marifetde daha çok kemal bulmak için yaşamak ister. Çünkü marifet bir tohum gibidir. Tohum ne kadar kuvvetli ve çok olursa mahsul de o nisbetde çok olur. Zaten marifet, sahili bulunmayan bir deryadır. Allahu Teâlâ'nın celalini ihata ve onu tam manasıyla anlamak muhaldir.

Allahu Teâlâ'nın, zatını, sıfatını, ef'alini ve mülkündeki sırları bilmek, ne kadar çoğalır ve kuvvetlenirse, ahiret nimetleri de o nisbetde büyür ve çoğalır. Bu; tohum iyi ve çok olduğu vakit, mahsulün çoğalması gibidir. İşte bu tohum ancak dünyada temin edilir. Ve ancak temiz gönüllere ekilir. Mahsul ise ancak ahiretde alınır. Bunun için Resulü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:

"- Saadetlerin efdali, Allah'a itaat yolunda geçen uzun ömürdür." buyurmuşlardır.

Zira marifetin çoğalıp kemale ermesi, fikir ve mücahedeye devam ile dünya iyiliklerinden uzaklaşmak ve yalnız O'nu aramakla, uzun ömür sayesinde temin edilir.

Ahirette en çok mes'ud olanlar, Allah'ı en çok sevenlerdir. Çünkü ahiret demek, Allahü Teâlâ'ya yönelmek ve O'na kavuşmak saadetine erişmek demekdir.

Uzun iştiyaktan sonra, ebediyyen sevgilisine kavuşup hiç bir engel olmadan sevgili ile devamlı olarak başbaşa kalmaktan daha büyük sevinç ne olabilir?

Ancak bu nimetler, sevginin kuvvetiyle ölçülür. Sevgi ne kadar kuvvetli olursa, zevk de o nisbette artar. Kul, Allah sevgisini ancak dünyada kazanır.

Esasen sevginin aslından mü'min ayrılmaz. Zira mü'min, marifetin aslından hâlî değildir. Fakat aşk derecesine gelen, yükselen kuvvetli sevgiye gelince çokları bundan ayrılabilir.

EN SEVGİLİ KULLAR

İbrahim Düssûkî kuddise sirruh buyurur:

- Bu halinle Leyla'yı ararsın? Halbuki sen gece gündüz ondan kaçmaktasın... Onu kötülemektesin... Dahası var... Onun huzurunda bulunan kimseleri de inkar etmektesin ve tanımak istemiyorsun... Onlara daima itiraz etmektesin... Onlarla olan ahde hıyanet etmeyi de bırakmadın...

Leyla o kimseye açılır ki: O'nu ayıplayan çıkarsa, dediğine bakmaz.. Azleder... Onun huzurunda bulunan zatları inkar edenlerin sözünü işitmez... Leyla öyledir ki: Kendisinden başkasını seveni sevmez... Hatta hatırına onun gayrını sevmeyi getireni de sevmez. Onun sevdiği odur. Onun sunduğu kadehle sarhoştur hayrandır. Yabancıyı unutmuştur. Onun huzurunda dalmış, gitmiş, neşesini bulmuş ve manasını cümle faniden yummuştur. Öyle ki, insanlar, cin tayfası bir araya gelip, kalbini ondan ayırmak ve onunla olan ahdlerini çözmek isteseler, buna güçleri yetmez.

İbrahim Düssûkî hazretlerinin pek değerli hikmetli sözlerinden:

- Onu, yani Allahü Teâlâ'yı sev ve sevdir ki, yerdekiler ve gökdekiler de seni sevsin...

Sonra, ona itaat et ki; insanlar sana itaat ede.. Cinler de emrine âmâde ola...

Denizler, senin için donar ve sular yol olur ve hava emrine ram olur..."

İbrahim Düssûkî kuddise sirruh hazretleri, Allahü Teâlâ'nın sevdiği kulları şöyle anlatırdı:

- "Allahü Teâlâ'ya, kulları arasında en sevgili kullar şunlardır:

Kalben en temiz olan, edeb yerini pek koruyan.. Dilini kötülükten saklayan... Elini kötülükten çeken. En çok iffetli olan ve affetmeyi pek seven... Bir de iyilik etmeye ve ikrama koşandır...

Sonra gönlü geniş ve zikri pek çok olan..."

HAKİKİ SEVGİNİN NİŞANLARI

Allahü Teâlâ'ya muhabbet bulunmaz bir cevherdir. Muhabbet davasında bulunmak kolaydır. Bir kimse kalkıp kendini aşıklardan sayabilir, fakat hakiki sevginin, burhanları, nişanları vardır ki, insan bunları aramalıdır. Bunlar yedidir:

Birincisi: Ölüme itibar etmez. Bu vadide hiç bir dost, dostun dîdarını mekan içinde aramaz. Dostumu öldükten sonra görürüm, aceleye lüzum yok, diyorsa aşık değildir. Aşıkın ölümü, bildiğimiz ölüm olmayıp, bir alemden arzuladığı aleme intikal demek olduğundan, ölümü arzulamak ona zor değildir.

İkincisi: Allah dostu, dostuna neyi varsa feda eder. Kendini dostuna yakın kılacak en küçük bir hareketi terk etmez ve dostu üzecek en küçük hareketten şiddetle sakınır. Bu vasıfda olmayan ve dosta götürecek vesileyi aramayan aşık değildir.

Üçüncüsü: Dostunun zikri her an gönlünde tazedir. Bir zorluk olmadan, onun sevdasına tutulmuşdur. Dost dostunu durmadan zikreder. Onu bir an unutursa, dostluğunda noksanı var demektir.

Dördüncüsü: Kur'an ki dostun kelamıdır, Resûl ki, dostun resûlüdür, (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'an'a ve Resûle mensûb ne varsa Dost aşkına sever, onun kullarına, onun yarattığı her şeye, onun aşkına şefkat gösterir.

Beşincisi: Halvet ve münacaata düşkün olur. Gece olduğu zaman, her türlü zahmeti bir tarafa bırakır ve dostuyla halvette kalmak için münacaata koyulur.

Dostu onu beklerken gece sabaha kadar uyuyan, sakın dostluktan bahsetmesin!

Altıncısı: İbadet kolay gelir, ağırlığı kalkar. Kimin dostluğu sağlam ise, hiç bir şeyde, ibadette bulduğu zevki bulmaz. İbadetten başka herşeyden sıkılır.

Yedincisi: Dost'un kullarına mutî ve müşfik olur. Dostuna isyan edenlere ve kafirlere karşı şiddetli olur.

Ayet-i kerimede buyuruluyor ki:

- (O mü'minler) Kafirlere karşı sert, kendi aralarında ise merhametlidirler. (Feth Süresi, 29) (Muhammed Parisa Faslu'l-Hitab.)

SAADET, HAKK'I TANIMAKTADIR

Huccetü'l-İslam el-Gazzâli kuddise sirruh buyurur:

"İnsanın seadeti Hakk'ı tanımaktır. Herşeyin seadeti, lezzet ve rahatının bulunduğu şeydedir. Herşeyin lezzeti, tabiatının muktezası ne ise ondadır. Herşeyin tabiatının muktezası her şey ne için yaratıldı ise, ondadır. Gönlün lezzeti de gönül ne için yaratıldı ise oraya sevk olunmakdadır.

Kainatın padişahı O'dur. Bütün acaib-i alem O'nun san'atının eserleridir. Celle celâlüh. Hiç bir marifet O'nun marifetinden daha şerefli daha lezzetli değildir. Hiç bir nazar O'nun rubûbiyetini seyretmekten daha tatlı değildir. Gönlün tab'ının muktezası da gönül olmasıdır. Eğer gönülde Allah'ı tanımak sevdası yoksa, o gönül olmaktan çıkar, ten olur, kalıp olur. Böyle bir kalıbı besleyip durmak boşunadır. Çünkü bineği, lokma ile dost olmuştur, fasid şehveti yerinde durmaktadır. Öyle bir şehvet, lokma ile beslendikçe marifet arzusunu öldürür. Böyle bir adamın gönlü tab'ının muktezasından uzaklaşmıştır. Eğer tedavi edilmez ise, iki cihanın bedbahtı olarak helak olur, gider.

Allah ile dost olmak farzdır. Bütün ehli islam bunda ittifak etmişlerdir.

Çünkü cenab-ı Hudavend Sübhanehü ve Teâlâ

"Yuhibbuhum ve yuhibbûnehu", buyurmuştur.

-"Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler" demektir. (Maide, 54)

Resulü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurur:

- Bir insanın imanı, Allah'ı ve Resûlünü ehlinden ve malından ve bütün mahlûkattan fazla sevmedikçe dürüst olmaz.

Dostluk bir şeye meyletmek demekdir. Ve gayet güzel şeydir. Duyulan şeylerin lezzetine uygun, duyan azanın da hislerine uygun ve sevimlidir. Bu duygu hayvanlarda da vardır. Fakat insan, gönül gözüne sahib olması sebebiyle onlardan üstündür. Bir kimsede akıl ve basiret ne derecede hükümran ise, o kimse behîmî hasletlerden o kadar uzakdır. Kula hazreti ulûhiyetin Cemali, O'nun san'atının acaibi, zat ve sıfatının celali perdesi açılınca, duyular aleminden alınan lezzetlerin bir kıymeti olmadığını anlar. Sonra gözü o cemalden ayrılmak istemez ve dost olur. Hakikatde Cenab-ı Hüdavend hazretlerinden başka dostluğa müstehak bir varlık bulunmadığını bil. Ondan başkasını dost edinen cehaletinden dolayı edinir. Hiç bir lezzetin, didar-ı Hakkı müşahededen daha üstün olmayacağını bilmez. Bu bütün müslümanların yoludur. Lakin bunun hakikatına ermek gerekir. Şüphe yokdur ki, ilim ve marifet güzel şeylerdir. Bilinen ne kadar şerefli ise, onu bilmek de o derece şereflidir.

Varlıkda hiç bir kemal, azamet, celal ve cemal Hallak-ı alemin kemalinden, celalinden daha şerefli değildir. Çünkü şerefli olanları halkeden O'dur. Mümkün değildir ki, bu aleme bir kimsenin bakışı, onun yaratıcısının bakışından daha şerefli olsun. Biri kalkıp:

- Cenab-ı Hakk'ı bilmenin herşeyden şerefli olduğu ne malum? diye konuşursa bu çok yanlış ve bozuk bir sözdür. Hiçbirşeyi Hak sübhanehü ve Teâlâ hazretlerine kıyas edemezsin ki şu her şeyden şereflidir diyebilesin. Marifet şereflidir ve arifin temaşagahı olan bir bahçedir. Ucu bucağı yokdur. Bitmez ve tükenmez. Yerin göğün bir sonu, bir haddi vardır.

Her nerede arifin marifeti daha fazla ise onun cemal-i ilahiyeye ünsü daha fazladır ve onun hayale gelmeyen, aklen anlaşılamıyan iki derecesi vardır. Birisi ma'rifettir, ki onun ötesinde bir derece vardır. O da müşahededir. Marifet ile müşahedenin kemal bakımından biribirine nisbeti de şudur:

Müşahede, maşûkun dîdârını görme lezzetini tatmak,

Marifet ise bu zevki hayal etmekdir. Müşahede ne kadar mükemmel olursa, onun lezzeti de, o kadar mükemmel olur. (Faslu'l-Hitab Tercümesi, Sh. 324-325-326)

SENİN SEVGİN OLUNCA HERŞEY KOLAY

Gene ilahî sevgiye aid Ahmed er-Rufâi kuddise sirruhun sözlerinden

- Ya Rabbi, keşke senden tatlılıklar gelseydi de hayat zorlu olmasaydı! Sen razı olsaydın da, bütün insanlar bana kızıp öfkelense idi! Bundan ne çıkardı? Keşke seninle aram mamur olsaydı da, bütün alemle harab olsaydı! Ne gamdı. Senin sevgin olunca herşey kolaydır. Yolundadır. Zira toprağın üzerindeki her şey toprakdır, toprak olacaktır.

Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri buyurur:

-De ki: Ben bu tebliğime karşı akrabalıkta sevgiden başka bir mükafat istemiyorum. (Şuarâ Sûresi, 23)

Rasûlullah'ın ashabının kâffesini hulûsla ve kusursuz bir sevgi ile sev. Allah'ın rızası ve selamı hepsinin üzerine olsun. Zira hiç şüphe yok ki, onlar, hidayet kandilleridir. Kendilerine tabi olunacak yıldızlardır. Nitekim Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar:

- Sahabîlerim, doğru yönü bulmaya yarayan yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz.

Abdülkadir Geylanî kuddise sirruh buyurur:

- Ey oğul! Davran Allahü Teâlâ'nın senden razı olmasına ulaş. Zira hiç şüphe yok ki, eğer O senden razı olursa bil ki seni sevmişdir. Rızık ve geçim endişesini kalbinden çıkar. Sen gönül huzuru içinde çalıştığın müddetçe zorluksuz ve sıkıntısız olarak, senin rızkın Allah'dan gelecektir. Kalbindeki düşünceleri, tasaları, endişeleri at. Bir tek tasan olsun. O da Allah'a layık bir kul olup olamamak endişesi olsun. İşte bu mertebeye ulaşabildiğin an, bütün diğer tasalarına Allah kafidir. Onları O karşılar ve senden yok eder, senin tasan, senin ulvî gayen, senin için en mühim olandır.

Eğer bütün tasan, gayen Allah ise, bütün himmet ve gayretini ona layık bir kul olmaya hasrediyor isen, sen dünya ve ahirette onunla berabersin...

Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh hazretleri gene buyuruyorlar:

- Allah'ı sevenler, yalnız O'na razı olmuşlar, O'nun gayrısına asla iltifat etmemişlerdir. O'nu sevenler, yalnız O'ndan yardım taleb etmişler O'nun gayrından tamamen kopmuşlardır. Fakirliğin acılığı, onların nazarında tatlılığa dönüşmüştür. Dünya hayatının meşakkatine katlanmak onlardadır. Allah'ın takdirini ve dünyevî meşakkatleri nimet bilmek onlardadır.

Onların zenginliği fakirliklerindedir.

Neş'e ve sürûrları hastalıklarındadır. Fakirlik içinde bulunsalar da kendilerini zengin addederler. Hastalık halinde olsalar da neş'elenirler, sevinçlenirler. İnsanlardan ayrı bulundukları nisbette Allah ile olan ünsiyetleri artar. Onlardan uzaklaşdıkları nisbette Allah'a yaklaşırlar, rahatı meşakkatte bulurlar.

Ey Allah'ı zikirle iştigal eden kişi. Ey kalbi sırf Allah yolunda mahzun olan kişi, Allah'ın durmadan sana birşeyler vermesinden ise, seninle birlikte bir arkadaş gibi olması daha iyi değil mi? Bak Allah Teâlâ hazretleri bazı kudsi hadislerinde ne buyuruyor:

- Ben, beni zikredenle beraber bulunurum.

- Ben sırf benim için gönlü mahzun olanların yanındayım.

Gene buyuruyorlar:

- Allah dostlarının tavırları ne şaşılacak şeydir. Halleri ne kadar da güzeldir. Zira Allah'dan kendilerine gelen her şey güzeldir. Allah onları, marifet üsâresi ile sulamış, kendi lütfunun hücresinde uyutmuş, bizzat kendisi ile ülfet ettirmiştir. Onlar Allah'ın huzurunda tıpkı mağaralarındaki Ashab-ı Kehf gibidir.

Ashab-ı Kehf hakkında Allahü Teâlâ şöyle buyurmuştur:

- Biz onları, kâh sağ yanına, kâh sol yanına çeviriyorduk. (Kehf Sûresi, 18)

YALNIZ SENİ SEVENİ SEV

Gene Allah sevgisine dair, Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh hazretleri buyurur:

- Ey oğul! Bütün himmet ve gayretini yücelmek yolunda harca. Tek emelin, dünyalık toplamak olmasın. Zira o seni doyurmaz. Allahü Teâlâ'dan gayrı hiç bir şey seni doyurmaz. Tatmin etmez. Sen onunla iştigal et. Zira hiç şüphe yok ki, O seni doyurur, tatmin eder. Eğer sen bu makama erişirsen ve sende Allah Teâlâ ile ünsiyet hasıl olursa, senin için hem dünyevî hem de uhrevî zenginlik meydana gelir. Ey kendini isteyeni reddeden gafil! Sen yalnız seni taleb edeni ara. O'na talib ol. Yalnız seni seveni sev. Yalnız sana müştak olanla iştigal et!

Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin şu kelamını işitmedin mi?

-Allah onları sever. Onlar da Allah'ı severler. (Maide Süresi, 54)

Yine sen, şu kudsî hadisde ifade edilen hususu işitmedin mi?

Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri buyurur:

- Ben size kavuşmaya müştakım...

Şanı yüce olan Allah seni kendisine kulluk etmen için yarattı. Oyuna dalma. O, seninle sohbeti murad etti. Öyleyse O'ndan başkasıyla meşgul olma. O'nun sevgisinin yanına bir baş-kasının sevgisini getirme. Eğer O'ndan başkasını sırf merhamet ve lütuf duygularıyla seversen bu caizdir. Nefslerin sevgisi caizdir, fakat kalblerin ve özün Allah'dan başkasını sevmesi caiz değildir.

Vaktiyle Adem aleyhisselamın kalbi cennet sevgisiyle meşgul olup, orada ebedî kalma sevdasına düşünce, Allah Teâlâ hemen onu oradan ayırdı. Yasak meyvayı yemiş olması bahanesiyle cennetden çıkardı. Gene kalbi hazreti Havva'ya meyl etdiğinde onunla ikisini ayırdı ve Adem aleyhisselam Serendib'de, Havva validemiz Cidde'de olmak üzere, her birini uzak diyarlara attı.

Aynı şekilde Yakûb aleyhisselam, kalbini oğlu Yusuf aleyhisselama bağladığı için, Allahü Teâlâ uzun bir müddet onları birbirinden ayırdı...

Yine, peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin kalbi ufak bir meyille Hazreti Aişe validemize meylettiği için, bilinen hadiseler vukua geldi. Bühtanlar edildi, iftiralar atıldı. Günlerce onu görmeden yaşadı. (Fethü'r-Rabbânî 37. sohbet)

 

SEVGİNİN KEMALİ

Sevginin kemâli, bütün mevcudiyetiyle kalbin Allah'ı sevmesidir. Gönül başkasına iltifat ettiği nisbette, başkası ile boşluğu var demektir. Sirke konmak istenen bir bardakta su bulunduğu vakit, ne kadar su varsa o nisbette az sirke alacağı gibi, başkası ile meşgul olan-kalbde o meşgale nisbetinde Allah sevgisi azalır. Bardağı tamamen sirke ile doldurabilmek için, suyunu tamamen boşaltmak gerekdiği gibi, kalbi de tamamen Allah sevgisi ile doldurmak için başka herşeyden temizlemek lazımdır. Buna işaret etmek üzere Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri:

-(O kitabı indiren) "Allah'dır de, sonra onları daldıkları sapıklıkta bırak oynasınlar" (En'am Sûresi, 91)

Ve yine:

- "Muhakkak onlar ki, Rabbımız Allah'dır dediler. Sonra da istikamet üzere bulundular..." (Ahkaf Sûresi, 13) buyurmuştur. Daha doğrusu bu senin "lâ ilâhe illallah" sözünün manasıdır. Çünkü bu sözünle, ibadet ve sevgiye layık olan ancak Allah'dır diyorsun. Sevilen herşey mabuddur. Abd yani kul bağlıdır. Bağlandığı da mabudu, ibadet ettiği tanıdığıdır.